10 Ağustos 2013 Cumartesi

Elysium

       Altı dakikalık kısası Alive in Joburg ile Peter Jackson'ın dikkatini çeken ve büyük sükse yapmasını sağlayan District 9'u çekme fırsatı yakalayan Neill Blomkamp'ın ikinci uzun metrajı karşımızda.

       Elysium kaliteli, iyi çekilmiş bir bilim-kurgu/aksiyon filmi ve Blomkamp'ın yeteneğini District 9'a göre daha fazla ortaya koymasını sağlıyor. District 9' da 'fikir' hikayenin de yönetmenin de önündeydi. Elysium'da ise Blomkamp şovunu yapıyor diyebiliriz.

       Filmin handikapları yok mu? Elbette var. Peter Jackson'ın kanatları altında tüm özgünlüğünü ortaya koyabilirken, 100 milyonluk bütçenin baskısı altında 'klişeler patikası'na sapıyor Blomkamp. Joss Whedon'un The Cabin in the Woods harikasından sonra büyük bütçeli The Avengers'ta klişelere nasıl saplandığını hatırlayın. Elysium'da da hikaye gelişimi, sapmaları ve finali yaratıcılıktan uzak.



       Jodie Foster'ın Delacourt karakteri derinliksiz ve karton bir kötü karakter olarak karşımıza çıkıyor. Matt Damon ise yine ilk saniyeden itibaren seyirciyi kendine bağlayarak kalitesini ortaya koyuyor. Damon'ın bu oyunculuk yeteneğini takdir etmek gerekir. Tür, dönem ve karakter ayrımı olmaksızın her işinde belirli bir seviyeyi tutturabiliyor. District 9'un yıldızı, The A-Team'in harika Murdock'ı Sharlto Copley'i izlemek yine çok keyifli. Ayrıca son dönemde daha sık karşımıza çıkmasından mutluluk duyduğumuz William Fichtner'da keyif veriyor.

       Dünya ile Elysium arasındaki sınıf farkını görselliğe de yansıtmayı çok iyi beceriyor Blomkamp. Önceki filminde olduğu gibi yine mesajları var izleyiciye ama mesaj kaygısı hikayenin önüne geçmiyor.

       Hikayesi yenilikler sunmasa da, izlemesi keyifli, dinamik aksiyon sahnelerine ve iyi oyunculara sahip bir film Elysium. IMAX salonunda keyfin ikiye katlandığını da hatırlatalım.

Jurassic Park 3D

       Tam yirmi sene önce, Spielberg'in dinazorlarının bende yarattığı heyecanı hatırlıyorum. Vizyona girdiği tarihten bir gece önce televizyonda filmin tanıtım programını gözümü kırpmadan izlemiştim ve heyecandan sabaha kadar uyuyamamıştım. Ertesi gün de Atlas sinemasının yolunu tutmuştum bu eşsiz deneyim için.

       Çocuk yaşlardaki en görkemli sinema deneyimlerimden biriydi Jurassic Park. (Diğerleri Batman ve Terminator 2'ydi) Popüler kültüre etkisi müthişti. İnsanlar dinazor türlerinin isimlerini ezberlemiş, dergiler dinazor maketleri dağıtmıştı.



       Yirmi sene sonra 3D modifiyesi ile yeniden vizyona giren filmi izlerken müthiş bir nostalji deneyimi yaşadığımı söyleyebilirim. Hammond'ın helikopteri adaya doğru süzülürken ve bir yandan John Williams'ın eşsiz müziği salonda yankılanırken tüylerim diken diken oldu.

       Filmin sonunda ise, heyecan yerini hüzüne bıraktı. Spielberg'in artık böyle filmler çekmediği ve içindeki çocuğu on yıl önce toprağa gömdüğü, ayrıca sinemayı direk etkileyen yazarlardan biri olan Michael Crichton'ın artık yaşamadığı gerçeğinin yarattığı bir hüzündü bu.

       Spielberg'in zamanında ne büyük bir yönetmen olduğunu yeniden keşfetmek ve nostalji yapmak için kusursuz bir fırsat var karşımızda. Gereksiz 3D desteği biraz eğreti dursa da, bu fırsatı kaçırmayın derim.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Maniac

       Maniac, 1980 yapımı aynı adlı korku filminin yeniden çevrimi. Orjinali, VHS kasetlerinin tavan yaptığı seksenlerin en popüler filmlerinden biriydi. O zamanlar, videosu olan kişinin evinde toplanılır, korku filmleri kiralanır ve parmak aralarından filmler izlenirdi. Evil Dead, A Nightmare on Elm Street, Halloween, Friday the 13th ve daha niceleri...

       Yetenekli korkucu Alexandre Aja'nın önderliğinde kotarılan Maniac, hem bu nostaljiyi yaratmak hem de orjinal filme saygı duruşunda bulunmak amacıyla ortaya çıkmış. Filmin atmosferi, kostümler, otomobiller, müzikler, hepsi de filmin seksenler havasını başarıyla yansıtmasını sağlıyor.



       Neredeyse tüm film boyunca Frank'in bakış açısına sahip olmamız, etkiyi daha da arttırıyor. Klasik çekim yöntemi benimsenseydi, masum yüzlü Frodo'muzun sürekli görünmesi etkiyi ve inandırıcılığı azaltabilirdi. Yönetmen Franck Khalfoun, başarısız kullanıldığında komik durumlar yaratabilecek olan bu tekniği başarıyla uyguluyor. Frank'i bize en doğru zamanlarda gösteriyor ve yine en doğru anlarda genel planlara geçiyor.

       Elimizde büyüyen Elijah Wood'a ayrı bir bölüm açmak gerekir. 1993 yapımı The Good Son'da birlikte oynadığı Macaulay Culkin gibi kötü yolan sapan çocuk oyuncular kervanına katılmak yerine, her geçen gün kendini geliştirdi ve her yaş döneminde de doğru işlere imza atarak yükselişini sürdürdü. Frodo'nun gelişimine ve popülaritesine etkisi elbette yadsınamaz. Maniac'ta Sin City'nin Kevin'ını aşan bir performans sergiliyor ve şu yaşında sahip olduğu filmografiye yeni bir yıldız ekliyor.

       Maniac herkesin seveceği filmlerden değil. Hem çekim tekniği, hem de az sayıdaki kanlı sahneleri nedeniyle. Korku sinemasına ve korku sinemasının mihenk taşlarına ilgi duyanların ise baştacı yapacağı kaçınılmaz bir gerçek.

27 Temmuz 2013 Cumartesi

The Wolverine : X-Men'lerin Yüzkarası

       Film ile ilgili söyleyeceğim çok şey var ama ne yazık ki, hiçbirisi olumlu değil. Öncelikle yönetmenden başlayalım. Marc Forster ile birlikte son on yılın en beğendiğim yönetmenlerinden biri James Mangold. Sinema tarihinin, sonu en tahminler ötesi filmi Identity ve son yılların en başarılı kovboy filmi 3:10 to Yuma başta olmak üzere bir çok başarılı filme imza atan Mangold, Tom Cruise ve Cameron Diaz'lı fiyasko Knight and Day'ın başarısızlığını, The Wolverine ile ikiye (hatta üçe) katlıyor. Yok denecek kadar az aksiyon sahnelerinin hantallığı ve yavanlık abidesi senaryoyu kurtarmak için hiçbir girişimde bulunmaması hemen göze çarpıyor. Belli ki, kimi yönetmenlere büyük prodüksiyonlar yaramıyor.

       Kuşkusuz filmin tek yıldızı olan Hugh Jackman, artık gözü kapalı oynadığı Wolverine'e, senaryonun çapsızlığı ve yönetmenin tutukluğu yüzünden, yeni bir şeyler katamıyor. Kahramanımız film boyunca rüyalar aleminde dolaşmaktan ve aşk denizine yelken açmaktan başka bir şey yapmıyor zaten. Bilmem kaçıncı X-Men filmi oldu, hala Logan'ın geçmişiyle hesaplaşmalarını koyuyorlar önümüze. Artık geçmişi bırakıp geleceğe bakma zamanı gelmedi mi? Filmin tanıtım aşamasında 'Bugüne kadar ki en kızgın Wolverine' denilen adamımız için, 'Bugüne kadar ki en abaza Wolverine' demek daha doğru olur. Hem abaza hem yüzsüz. Kendisi nişanlı hatunu yatağa atarken en ufak bir tereddütte bulunmazken, hemen ardından kızın nişanlısına ahlak dersi vermeye kalkıyor.



       Gelelim senaryoya. Öncelikle karşımızda mutant fakiri bir X-Men filmi var. Wolverine dışındaki mutantların özelliklerinin de hikayede çok bir önemi yok. Sırf mutant kadrosunu arttırmak için yerleştirilmişler. Bir mutantımız geleceği görüyor ama sonradan gördüğü yanlış çıkıyor. Diğeri zehirlerden dem vuruyor ama üç beş kişiyi öperek öldürmekten başka bir halta yaramıyor. Zaten kendisi laboratuvar insanı olduğu için, zehir yaratabilecek bir potansiyeli varken, aynı karaktere mutant özelliği olarak zehiri reva görmek pek bir eğreti duruyor.

       Bu noktadan sonra filmi X-Men olarak görmek pek mümkün değil zaten. Seksenli yıllarda sinemaya, doksanlarda televizyona çekilen bir çok filmin klişe hikayesi var karşımızda. Farklı bir kültürün olduğu yere yabancının teki gelir. Kimse sevmez keratayı. Ortamın en güzel hatunuyla önce ters düşerler, didişirler, sonra birlikte kaçmak zorunda kalırlar. Tenha bir yere giderler ve bir yandan yaralarını sararken bir yandan da oynaşırlar. Sonra kötü adamlar gelip kızı kaçırır ve final savaşına doğru yollanırız. Milyonlarca kez çekilmiş olan bu klişeye en ufak bir yaratıcılık getiremiyor senaryo.

       Yine aynı şekilde, Japon kültürü üzerine giden filmlerin klişelerinin en rafine haliyle karşı karşıyayız. Samuray, ninja, ronin ve yakuzanın ne olduğunu zaten bilmeyen kalmadı. Vücutlardaki dövmeleri görüp, 'aha bunlar yakuza' demenin doksanlarda kaldığını sanıyordum. Siyah kıyafetli ninjaları kullanmadan olmaz zaten. Wolverine, 'deden bana ronin dedi' diyerek ağlıyor bir sahnede. Finaldeki canavarı da samuray yaptın mı tamamdır. Al sana Japon sentezi. Kültür çatışması zaten hak getire.

       Canavar Samurayın içinden Yashida'nın çıkmasını büyük bir sürpriz yapmış edasıyla sunan film, utanmadan Wolverine'in genetik özelliklerini matkap marifetiyle çalmaya kalkıyor. Bir taraf gençleşip bir taraf yaşlanıyor ama son saniyede bağlantı kesilince nasıl oluyorsa eski hallerine geri dönüyorlar. Harada bir bıçak darbesiyle hidayete erip doğru yolu buluyor ama bu seferde aklını kaybedip kendini salakça öldürtüyor.

       Film kendini X-Men evreninden neredeyse tamamen soyutluyor. Tek bağlantımız Wolverine'in rüyaları. Genele baktığımızda iyi de yapıyor aslında, bu kara lekeyi tek başına üstlenmiş oluyor.

       Son sahnede Yukio soruyor, 'Nereye gidiyoruz?' diye. Bari burada güzel, eğlenceli, göndermeli bir şey söyle diyoruz ama abimiz 'Bakacağız artık' diye cevap veriyor ve kızımız bunu enteresan buluyor.

       Yüz milyon dolarlık bütçesi, bir çok öncülü ve milyonlarca hayranı olan bir filmin senaryosunu seçerken nelerin kıstas alındığını pek bir merak ettim filmden sonra. X-Men Origins: Wolverine'i beğenmeyenler, gördüğünüz gibi beterin beteri var. Gavin Hood'un ahını alıp almadığımıza da, Ender's Game'i izledikten sonra karar vereceğiz artık.

       Sonuç olarak, özünde berbat bir senaryo barındıran, esprisiz, aksiyonsuz, yaratıcılıktan uzak, boş bir film var karşımızda. Son Die Hard filmi gibi, öncüllerinin yüzünü kızartacak kadar kötü hem de.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Pacific Rim - Michael Bay'in Suçu Ne?

       Michael Bay'in yanına Roland Emmerich'i de koymak gerek tabi ki. Sonuçta Pacific Rim'in en çok kıyaslanacağı filmlerden biri de; Emmerich'in Godzilla'sı.
       Guillermo del Toro'yu hepimiz seviyoruz. Pan'ın Labirenti gibi bir modern klasik hediye etti bizlere. Ayrıca Blade II'de, serinin en iyi filmidir bence. Eleştirmenlerin 'altın çocuk'larında biri kendisi. Hal böyle olunca; filmlerine kimse kötü demiyor. Yuvarlak eleştiriler geliyor karşımıza. Nedir bu eleştirmenlerin peşin hükümlülüğünden çektiğimiz. Ülkemizde de, iki film eleştirmenin çektiği Ada: Zombilerin Düğünü berbat bir film olmasına rağmen, eleştirmenler arkadaşlarının filmine 'kötü' diyememiş, esnek eleştiriler yapmışlardı.
       Oysa ki, eleştirmenlerin 'kötü çocuk'larından biriyseniz; her filminizde rahatlıkla yerden yere vuruluyorsunuz. Michael Bay'in hali buna en iyi örnek. Orta halli bir aksiyon olan Bad Boys'un hemen ardından The Rock'ı bize sunup, sinema tarihinin en iyi aksiyonlarından birine imza atmıştı. Fakat, Armageddon felaketinden sonra (sinema salonunda soluksuz izlediğimizi unutarak) adam ağzıyla kuş tutsa yaranamaz hale geldi.



       Pacific Rim'in aksiyon sahneleri, Transformers filmlerinden daha iyi mi? Hayır.
       Del Toro'nun filminde aksiyon karanlık atmosfere, yağmura ve denizlere hapsolmuş durumda. Teknik ayrıntılar Transformers'takiler kadar dikkat çekici değil.
       Pacific Rim'in karakterleri, Transformers filmlerindekilerden daha mı derinlikli? Hayır.
       Tüm karakterlerin hikayeleri, gelişimleri ve tepkileri klişe ve tahmin edilebilir. Özellikle abartılı doktorlar filmin dokusuna çok zarar veriyor. Transformers'ta hiç olmazsa eğlenceli diyaloglara rastlıyoruz arada bir de olsa.
       Pacific Rim'de yaratıcılık ne alemde?
       Son yıllarda çekilen büyük bütçeli süper kahraman filmlerinde, şehirlerin üzerinde açılan boyut kapısını okyanusun dibine koymak yaratıcılıksa, gerçekten çok yaratıcı bir film. Ya da Independence Day'in finalini kopyalamak mıdır yaratıcılık?
       Del Toro senaryo ekibinde de bulunduğundan dolayı, filmin en büyük sorumlusudur. Fakat Transformers'ların yapımcısı Steven Spielberg olduğuna göre, hikayedeki saçmalıklarla ilgili suçlanacak kişi Spielberg'tir. Fakat kendisi de eleştirmenlerin 'altın çocuğu' olduğu için, günah keçisi olarak Michael Bay seçilmiştir. Bu yazıyı okuyan da Transformers hayranı olduğumu sanır ama aslında sadece 3. bölümünü beğeniyorum serinin.
       Dev yaratıkların ve robotların olduğu filmlerde, seyircilerin algı sorunu yaşadığı aşikar. Emmerich'in Godzilla'sında belki de en büyük sorun buydu. Dev sürüngen filmin 30. dakikasına sahneye çıkıyor ve film bitene kadar da gözümüzün önünden ayrılmıyordu. Bu yüzden bir süre sonra etkileyiciliğini kaybediyordu. Del Toro'da bu sorunun farkında ve en büyük dövüş sahnesinde, metronoma doğru minimal bir dokunuş yaparak algıları dürtüyor. Michael Bay'in bu konuda pek bir sorunu yok, çünkü sahnelerinin çoğunda robotlar ve insanlar iç içe. Algılar sürekli yenileniyor böylece.
       Pacific Rim'de tek hoşuma giden şey, Mako Mori'nin anılarındaki uzak doğulu sevimli kız oldu. Onun dışında, IMAX'te 3D izlemiş olmama rağmen, etkileyicilikten uzak bir deneyimdi benim için. Del Toro'nın dokunuşlarından mahrum kalmış bir film ne yazık ki.
       Dev yaratıkların birbirine gemilerle vurduğu film, elbetteki gençleri salonda zevkten zevke sürükleyecek, imdb puanlarını yukarılara taşıyacaktır ama iki sene sonra filmi kimse hatırlamayacaktır. Oysa ki, Pan'ın Labirenti yıllar sonra bile ev sinema partilerinin gözbebeklerinden biri olmaya devam edecektir.
     

29 Nisan 2013 Pazartesi

The Last Stand


            Sylvester Stallone, The Expendables filmlerinde bir çok kez yaşlılığı ile dalga geçmişti. Aynı şekilde Bruce Willis’te A Good Day to Die Hard ve G.I. Joe: Retaliation filmlerinde, ilerleyen yaşını ti’ye alarak sempati yaratmaya çalışmıştı. Onlarla aynı dönemin aksiyon yıldızı olan Arnold Schwarzenegger’da bu akıma uyuyor ve The Last Stand’te yaşlılığını espri malzemesi yapıyor. Klasik Terminator sahnelerinden birine gönderme yaparak camdan içeri atlıyor ve ‘nasılsın?’ sorusuna ‘yaşlıyım’ diye cevap veriyor. İhtiyar delikanlıların, günümüz aksiyon sinemasında yer bulabilmek amacıyla yarattıkları bu sempatik trendin umarım suyu çıkmaz.

            Yazıya Arnie’den başladım ama The Last Stand’i izleme sebebim, kas çöplüğü gibi perdede dikilen Terminator eskisi değil tabi ki. Favorim olan Güney Koreli sinemacı Jee-woon Kim’in ilk Hollywood filmine şahit olmaktı amacım. Kendisi son on yılda farklı türlerde çektiği filmlerle, bana en çok keyif veren Uzakdoğulu haline geldi. A Tale of Two Sisters ile korku sinemasına daldı. A Bittersweet Life ile mafya dünyasında bir aşk destanı anlattı. The Good The Bad The Weird ile absürt bir western bozmasını eğlence hayatımıza soktu. I Saw The Devil ile de, insanın içindeki şiddet eğilimine göz attı. Bir yandan da, Byung-hun Lee gibi harika bir oyuncuyla tanışmamıza vesile oldu ki, kendisi yakında Red 2 ile karşımıza çıkacak.



            Bu harika referansların ardından Kim’in Amerika macerasına nasıl bir film ile başlayacağını merak ediyordum. Bir ara Stephen King harikası Stand’in yeniden çevrimiyle adı anıldı ve heyecan yarattı ama sonuçta, Arnie’nin ikinci bahar turlarına alet oldu.

            Aslında çok büyük beklentilere girmediğinizde, bazı eğlenceli anlar barındıran bir sabun köpüğü var karşımızda. Fakat, sinema okulundan yeni çıkmış birinin bile kotarabileceği türden bir film bu ve Kim gibi bir dehanın boşa zaman harcaması insanı üzüyor.

            Meslektaşı ve hemşerisi Park’ta aynı zamanlarda Stoker ile kendini büyük pazara attı ve daha kendine özgü bir film ortaya koydu. Belki, yabancısı olduğu devler ligine ısınmak için böyle bir yol seçmiştir. Umarız ki, ısınma turu tek filmle sınırlı kalır ve kendisinden beklediğimiz harikaları peşpeşe önümüze sermeye başlar.

            Filmle ve oyuncularla ilgili söyleyecek çok bir şey yok. Arnie zombi vücut şampiyonu gibi dolanıyor ortalıkta. Kadronun en kalitelileri Peter Stormare ve Forest Whitaker kendilerini sıkmadan aldıkları paranın hakkını veriyorlar. Johnny Knoxville kendisine yüklenen ‘komik adam’ sorumluluğunun altından kalkıyor. Teknik anlamda herhangi bir sıkıntısı yok filmin. Senaryo benzerleri gibi sayısız klişe ve mantıksızlık içeriyor. Daha önce de dediğim gibi, beklentiyi sıfırda tuttuğunuz zaman az çok eğleniyorsunuz.

            Kim’in ‘az çok eğlendiren’ filmlere saplanmamasını ve bir an önce gerçek yüzünü göstermesini umarak, The Last Stand’ı ciddiye almadan yolumuza devam ediyoruz. 

28 Nisan 2013 Pazar

Stoker


         Son on yılda Güney Kore sinemasından çıkan en önemli isimlerden biri Chan-wook Park. En zayıf filmleriyle bile vasatı aşmayı bilen ve kendine has sinemasıyla geniş bir hayran kitlesi edinen sinemacının, genel seyirciye en yakın ve geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan filmi elbette ki, Oldboy. Sözkonusu filmi olmasaydı, belki de Amerika macerası daha geç başlayacak ya da hiç gerçekleşmeyecekti.

         Park büyükler ligindeki ilk maçına 1 – 0 yenik başlıyor. Bunun sebebi, uzak doğudan gelen meslektaşlarının, kültürel ve sistemsel farklılıklardan dolayı Hollywood’ta kalıcı olmayı pek başaramaması. Kendisiyle aynı dönemde Amerika’ya göç eden hemşerisi ve benim favori Korelim Jee-woon Kim (I Saw The Devil, The Good The Bad The Weird, A Bittersweet Life),  bu sorunu The Last Stand gibi ikinci sınıf bir Arnold filmi çekerek berteraf etmeye çalıştı. Park daha zekice bir yola başvuruyor. Hikayesini az sayıda karakter ve zamansıza yakın kısıtlı mekan üzerinden anlatıyor. Bu sınırları daraltma yöntemi, durumu 1 – 1 beraberliğe taşıyor. Henüz maçın da ilk yarısındayız.



         Prison Break’in yıldızı Wentworth Miller’ın acemi ve kopuk ama aynı derecede iyi niyetli senaryosu, başka bir yönetmenin elinde komik sonuçlar doğurabilirdi. Yazarlık hayatının büyük bir şansla başladığını söyleyebiliriz.

         Yönetmenin bildiğimiz çılgınlıkları, doğal olarak biraz törpülenmiş halde çıkıyor karşımıza. Standart Hollywood kurgusunu takmayan ve kamerayı kendi kurallarıyla kullanan Park, sisteme teslim olmayacağının sinyallerini veriyor ve skoru 2 – 1 lehine çeviriyor.

         Mia Wasikowska, bir yandan neler olduğunu anlamaya çalışan, bir yandan da kadınlığını keşfe çıkan India rolüyle, bugüne kadar ki en iyi performansını sergiliyor. Oyunculuğu ve görüntüsü Park’ın kadrajlarıyla son derece uyumlu. Kilit karakter Charlie Amca’da Matthew Goode fena durmuyor. Filmin asıl felaketi Nicole Kidman. Hiçbir zaman haz almadığım oyuncu, son haliyle o kadar plastik görünüyor ki, kesinlikle beyazperdeye yakışmıyor. Kızının özel! durumu nedeniyle tüm zamanını O’na ayıran kocasına duyduğu özlem ve kızına duyduğu nefret duygularını göremiyoruz Kidman’ın yapay suratında. Onun yüzünden durum 2 – 2 ye geliyor ve maç berabere bitiyor.

         Charlie Amca oldukça ilginç bir karakter aslında. Kocasının genç halini andırdığı ve çılgınlar gibi seviştikleri yılları hatırlattığı için Evelyn’i etkiliyor. Aynı deli kanı taşıdıkları için de India’yı kendine çekiyor. India’nın Dextervari hikayesinde Dexter’in abisi Rudy’nin konumuna yerleşiyor. Fakat daha iyi yazılabilir, sinema tarihine geçecek bir karakter olabilirdi.

         Miller’ın ilk senaryo zaafları ve Park’ın farklı kulvardaki ilk maçı olmasından kaynaklanan çekincelerine rağmen, kalburüstü bir yapım Stoker. Kidman yerine başka (herhangi) bir oyuncu olsaydı ve Charlie karakterine biraz daha özen gösterilseydi, başyapıt çıkarma potansiyeli bile varmış filmin. Olsun, artık önümüzdeki maçlara bakacağız.

21 Nisan 2013 Pazar

Evil Dead, Şeytanın Ölüsü'dür...


         Öncelikle filmi ülkemizde Kötü Ruh adıyla vizyona sokmak fikrini yumurtlayan arkadaşa selam söylüyorum! Yabancı filmlerin, isimlerinin birebir Türkçe karşılığı ile yayınlanmasını savunmuyorum ama remake’lerin bir ayrıcalığı olmalı. Orjinali hangi isimle sevilip kült olmuşsa, yeniden çevrimlerinin de aynı isimle gösterilmesi gerekir. Bu yüzden Evil Dead, Şeytanın Ölüsü'dür.



         Son on yılda, Hollywood’un kaynak noksanlığından dolayı, diğer türler gibi korku filmlerinin de yeniden çevrimlerinde müthiş bir artış olduğu aşikar. Bunların içinde en başarılısı, yetenekli korkucu Alexandre Aja’nın kotardığı The Hills Have Eyes’tı. Geri kalanlar (A Nightmare on Elm Street, Friday the 13th, The Texas Chainsaw Massacre, The Thing, The Fog, vs.) içi boş, fabrikasyon ve başarısız filmlerdi. Bence bunun en büyük sebebi; orijinal filmlerin yaratıcılarının yeniden çevrimlere sadece yapımcı sıfatıyla isimlerini koyarak, pastadan dilim kapmaktan başka niyetlerinin olmamasıydı. Evil Dead’de ise durum farklı. Orijinal serinin babaları Sam Raimi ve Bruce Campbell, çocuklarını tam anlamıyla sahiplendiler ve her aşamada prodüksiyonun bir parçası oldular. Bruce Campbell demişken, film bittikten sonra jeneriğin sonunu beklerseniz, Ash ile hasret giderebilirsiniz.



         Gelelim filme. Tipik uyarımızı yapalım; kanlı sahneleri, kopan kolları, yanan vücutları midesi kaldırmayanlar, filmden uzak dursunlar. Hatta sinema salonunun önünden bile geçmesinler, üzerlerine kan sıçrayabilir :) Diğer bir uyarım ise; kanlı korku filmlerini sevenler ve serinin hayranları, Evil Dead’i sinemada izlemezseniz lanetlenirsiniz :)



         Yönetmen Fede Alvarez ilk filmi çok iyi analiz etmiş ve yenileme aşamasında doğru tercihlerde bulunmuş. Kulübede toplananların motivasyonlarının başlıbaşına bir gerilim sebebi olması, filmin ciddi havasına son derece olumlu katkıda bulunuyor. Bir grup gencin ölüme koşması için, illa ki parti yapmaları gerekmiyormuş demek ki. Senaryonun neredeyse en önemsiz etmen olduğu bu tip filmler için, bu yaklaşım oldukça başarılı. Diğer bir senaryo başarısı da, iblisin ilk kurbanının filmin son bölümünde esas kıza dönüşmesi. Bu da yaratıcı bir fikir.

         Filmde elbette bir çok klişe var ama unutmayalım ki, bu klişeleri yaratan korku klasiklerinden biri Evil Dead.



         Genç oyuncular rollerinde son derece başarılı ve inandırıcılar. Teknik kısımlar sorunsuz. Sam Raimi’nin yokluklar içinde yarattığı sahnelere saygı duyarak ve gelişen teknolojiyi oyuncak gibi kullanmak yerine, dozunu tutturarak başarıya ulaşıyor yönetmen.

         Sonuç olarak, en başarılı korku remake’i ünvanını The Hills Have Eyes’ın elinden alıyor Evil Dead. Bunu da sonuna kadar hak ediyor. Diğer türlerle iç içe geçmiş korku filmlerinden sıkıldıysanız, gerçekten kanlı ve ciddi bir korku filmi olan Evil Dead vizyonda. Sinemalarda çok uzun süre kendine yer bulabileceğini sanmıyorum, bu yüzden acele edin ve beyazperde de ki kan banyosunu kaçırmayın.

18 Nisan 2013 Perşembe

Oblivion


         Oblivion tam anlamıyla bir Tom Cruise fetişi. İki saat boyunca sürekli adamı izliyoruz, yüzlerce farklı planda ve açıda. Eğer Cruise’a aşıksanız, bu aşkınızı doyasıya yaşamanız için fırsat sunuyor film. Ama aşık değilseniz, oldukça sıkıcı bir deneyime hazır olun.

         Aslında görüntüler, mekan ve araç tasarımları son derece başarılı ve yaratıcı. Kamera arkasını izlediğinizde, yönetmen Kosinski’nin geleceğin dünyasını yaratmak için nasıl kafa patlattığına şahit oluyorsunuz. Fakat ne yazık ki, tüm bu çabalar Cruise fetişinin gölgesinde kalıyor.



         Gelelim hikayeye. 1968 yapımı unutulmaz Planet of the Apes’ten beri tonlarca alternatif gelecek filmi ve sürpriz sonlar izledi seyirci. Özellikle de son yirmi yılda bu tür filmlerin sayısı çığ gibi arttı. Günümüz izleyicisi artık gördüğü her sahnenin ardından geçen beş saniye içinde, kendi kafasında bir çok fikir ve teori üretiyor. Bu durumda da şaşırtıcı olmak her geçen gün zorlaşıyor.

Oblivion’da zaten çok az karakter olduğu için, seyirciyi sürpriz öncesinde farklı uçlarda gezdirme şansını da bulamıyor yönetmen. Uzun bir süre Jack’in kule ile dünya arasında mekik dokumasını izliyoruz. Daha fragmanı izlediğimiz zamanlardan biliyoruz ki, hiçbir şey ona anlatıldığı gibi değil. Önümüzde çok katmanlı bir hikaye olmadığı için de, tüm gelişmeleri film daha bize göstermeden dakikalar öncesinde kendimiz keşfediyoruz.

Eski ve yeni tarihli bir çok bilimkurgu filmine gönderme yapıyor Joseph Kosinski fakat hikayenin yavanlığından dolayı bu göndermeler pek keyif vermiyor. Tron: Legacy’den kendisinin kötü bir yönetmen olmadığını biliyoruz ama özellikle de kendi yazdığı yayınlanmamış çizgi romanından uyarladığı filme daha hakim olmasını, Cruise fetişine kendini ezdirmemesini beklerdik.

Sonuç olarak, Oblivion klişe karakterler ve klişe sahnelerden oluşan, güzel görünümlü ama içi boş bir film. En başarılı yanı ise, kesinlikle müzikleri.

2 Nisan 2013 Salı

David Fincher'ın Zikzakları


                Son yirmi yılın en önemli yönetmenlerinden biri David Fincher. Bu savıma kimsenin itirazı olacağını sanmıyorum. Klip aleminden zıpladığı sinema dünyasına, bir çok modern klasik hediye etti.

            Fincher’ın filmografisiyle ilgili nacizane bir tespitim var. İstikrarlı şekilde, sırayı hiç bozmadan, bir iyi bir kötü film çekerek, hatasız bir zikzak çiziyor sevgili yönetmenimiz. Bu sayede, bir sonraki filminin iyi mi yoksa kötü mü olacağını önceden kestirebiliyoruz. İnanmazsanız, sıralamaya bir bakın.

            Kötü: Alien 3
            1992 yılında ilk uzun metraj filmine imza atan Fincher’ın belki de en büyük talihsizliği, Alien gibi efsane bir seriye el atmış olmasıydı. Sonuçta, milyonlarca hayranı olan serinin her bölümü büyük beklenti yarattığı için, omuzlarındaki yük iki katı fazlaydı. Çekim süresinde yapımcı firmayla yaşadığı sorunlar da eklenince, Alien 3’ün vizyon macerası bir fiyaskoya dönüştü. Daha sonra video ve CD aleminde yeniden keşfedilip en azından zararını kapatsa bile, serinin en zayıf halkası olarak anılmaktan kurtulamadı.



            İyi: Seven
            1995 yılında Fincher ilk klasiğine imza attı ve bize Seven’ı sundu. Andrew Kevin Walker’ın harika senaryosu ve son derece uyumlu oyuncu kadrosunu arkasına alan yönetmen, kurduğu enfes görsel yapı ile birlikte, aklımızı başımızdan aldı. Dehşet verici finali ile de, duygularımızı yerden yere vurdu.



            Kötü: The Game
            Michael Douglas ve Sean Penn gibi iki dev oyuncuyu buluşturan film, 1997 yılında çıktı seyircinin karşısına. Kağıt üzerinde iyi bir fikir gibi duruyordu ve yine görsel olarak üst seviyede idi. Fakat senaryo boşluklarla ve saçmalıklarla doluydu ve sinema tarihinde kaybolup gitti.



            İyi: Fight Club
            Birçok sinema harikasına kavuştuğumuz yıl olan 1999’da, bir çok sinefilin ‘en iyi filmler’ listesinde ilk üçe adını yazdıran Fight Club ile çıktı karşımıza Fincher. Yahudi lobisinden dolayı hiçbir ödül töreninde adı geçmeyen ve gerektiği kadar bilet satamayan bu harika yapıt, en büyük ödülü seyirciden aldı. Her geçen gün daha da kültleşti, seveni arttı ve bir sinema olgusu haline geldi. Oysa ki, uyarlandığı kitap, yazarı Chick Palahniuk’un en iyi eserlerinden biri bile değildi. Dinamik ve hatasız senaryo, hayatını bu role hazırlanarak geçirmiş gibi oynayan kadro, yaratıcı kurgu ve rüya gibi görsellik, Fincher’ın dehasında bir araya geldi ve yönetmenin sonsuz kredi kazanmasını sağlayan film ortaya çıktı. Artık klasik sinema için Citizen Kane ne ise, modern sinema için de Fight Club oydu.



            Kötü: Panic Room
            Bir daha Fight Club gibi bir filmin çekilemeyeceğini bilen seyirciye, 2002 yılında Panic Room’u sundu Fincher. Bu kapalı mekan gerilimi, daha çok yönetmenin kendince görsel denemeler yaptığı bir oyun alanı gibiydi. Ne bir beklenti vardı filmle ilgili, ne de akılda kalıcı bir yanı.



            İyi: Zodiac
            Yaşanmış bir seri katil olayını anlattığı film, 2007 yılında çıktı seyircinin karşısına. Başka bir yönetmenin elinde sıkıcı hale gelebilecek olan senaryo, Fincher’ın maharetli ellerinde başarılı bir dram/gerilime dönüştü. Her filminde olduğu gibi, doğru oyuncu tercihleri, görsel başarısıyla birlikte en önemli artılarıydı projenin.



            Kötü: The Curious Case of Benjamin Button
            Harika bir fikri vardı, 2008 yapımı The Curious Case of Benjamin Button’ın. Fincher’ın artık marka olduğu görsel harikalar yaratma yeteneğini, en iyi kullanabileceği fikirdi bu. Dijital efektleri amaç değil araç olarak kullanmayı en iyi bilenlerden biri olduğunu bu filmle tekrar gösterdi izleyiciye. Fakat ilk yarım saati dışında, hikaye defalarca yanlış yollara sapıyor ve aynı senaristin elinden çıkan Forrest Gump’ın kötü bir kopyası gibi duruyordu. Epik film yapısı kurmayı beceremeyen film, biyolojik yapısı tersine çalışan bir kişinin belgeselini sunuyor gibiydi. Dramatik olmayı ve seyirciyi etkilemeyi başaramayan sahneler silsilesi ardı ardına sıralanıyordu filmde ve etkileyici olan tek şey; Brad Pitt’in gençleştirilme efektiydi. Benjamin ile Daisy’nin kavuşamamasına üzülmemiz bekleniyor ama bir yandan Benjamin’in kasabanın en güzel hatunlarıyla gününü gün etmesi bir yandan da Daisy’nin büyük şehirde partiden partiye koşması sunuluyordu önümüze. Tilda Swinton’un canlandırdığı Elizabeth Abbott karakterinin hikayede hiçbir önemi olmaması da ayrı bir sorundu.



            İyi: The Social Network
            Son yılların en büyük internet olayı Facebook’un ortaya çıkış hikayesinden, bu kadar keyifli ve ödül kovalayacak bir film kotarmayı, ancak Fincher gibi üst düzey bir sinemacı başarabilirdi. 2010 yılında Aaron Sorkin’in hatasız senaryosundan, çizdiği zikzaklara uygun olarak ‘iyi’ bir film çıkardı Fincher.



            Kötü: The Girl with the Dragon Tattoo
            Kendi ülkesinden çıkan uyarlama serisini daha yeni izlemişken Amerikan versiyonunu çekmek, zaten baştan kötü bir fikirdi. ‘Daha sert’ sloganıyla yapımcı firmanın kandırmacası olarak önümüze sürülen film, ne daha sertti, ne daha iyi. Tam tersine, daha hantal ve daha sıkıcıydı. Steven Zaillian gibi Oscar’lı bir senaristi, Daniel Craig gibi popüler bir oyuncusu ve David Fincher gibi bir yönetmeni olmasına rağmen, bu kadar kötü bir film olması şaşırtıcı değildi ve gereksizdi.



            Bu istikrarlı filmografiye göre, sırada iyi bir Fincher filmi bizi bekliyor diyebiliriz. Tabi bu sırayı, House of Cards ile savmadıysa. Formda bir Kevin Spacey ile keyifli bir sezonu geride bıraktık ve umarım aynı zikzakları dizi kariyerine de uygulamaz sevgili yönetmenimiz.


30 Mart 2013 Cumartesi

G.I.Joe: Retaliation


         G.I. Joe: Retaliation (G.I. Joe: Misilleme) fragmanından fazlasını vermeyen, ilk filmi sömüren ve üzerine eklemek bir yana, itibarı sıfırlayan o kötü devam filmlerinden.

         İlk filme dönelim öncelikle. 2009 yapımı G.I. Joe: The Rise of Cobra (G.I. Joe: Kobra’nın Yükselişi) bir çok yarı-popüler oyuncuyu bünyesinde barındıran, orta halli bir popcorn sineması örneğiydi. Her birinin kendine ait bir hayran kitlesi olan Joseph Gordon-Levitt, Sienna Miller, Rachel Nichols, Ray Park, Dennis Quaid, Channing Tatum, Jonathan Pryce, Arnold Vosloo, Marlon Wayans ve Brendan Fraser’ı bir arada görmek, filmi izlemek için yeterli sebepti. Vasat senaryoya rağmen, The Mummy, The Mummy Returns ve Van Helsing ile, eğlenceli filmler yapabildiğini ispatlamış olan Stephen Summers’ın varlığı da yanımıza kar kalmıştı.

         Anlaşılan o ki, yukarıda saydığım isimlerin hemen hemen hepsi (yönetmen dahil), ikinci filmin senaryosunu görünce dünyanın öbür ucuna kaçmışlar. Yapımcılar da, kaçamayacak kadar ağır olanlarla ikinci filmi çekmeye karar vermişler.



         İlk film ile tanınmaya başlayan ve muhtemelen anlaşması gereği ikinci filmde bulunmak zorunda kalan Channing Tatum (Duke) filmin on beşinci dakikasında ölerek acısına son veriyor ama bu durum seyircinin zihninde karmaşa yaratıyor. Ana karakterin filmin başında uyduruk bir şekilde ölebileceğine ihtimal vermeyen seyirci, film boyunca Duke’un bir yerlerden çıkmasını bekliyor ama bu beklenti boşa çıkıyor. O zaman da anlıyoruz ki, yapımcıların tek amacı, Tatum’un popülerliği sayesinde insanları kandırarak salonlara çekmek.

         Duke’un ölmesiyle birlikte, asla iyi bir oyuncu olmayacak Dwayne Johnson’ın karakteri Roadblock, rütbesi gereği başrole yükseliyor. Son zamanlarda önüne gelen her filme, muhtemelen senaryoyu okumadan balıklama atlayan Bruce Willis’in de eklenmesiyle felaketin boyutları büyüyor.

         Senaryo zaten yerlerde sürünüyor. Oyuncular bitse de gitsek havasında. Yönetmen koltuğunda oturan Jon M. Chu, ilk büyük projesini eline yüzüne bulaştırıyor. Filmin elinde kalan tek kozu aksiyon sahneleri ve bu sahneler çok kötü çekilmiş. Her bir kare yaratıcılıktan, yetenekten ve eğlendirmekten çok uzak.

         Filmin vizyon tarihi, 3D’ye çevrilme işlemlerinden dolayı yaklaşık bir sene ertelenmişti. Keşke üç beş sene ertelenseydi. Belki bu sürede varlığını unutur ve hiç vizyona sokmazlardı. 

25 Mart 2013 Pazartesi

Seven Psychopaths


                Her sinemasever gibi, harikalar harikası In Bruges’dan sonra, Martin McDonagh’ın ikinci uzun metrajını merakla bekliyordum. Muhtemelen yine her sinemasever gibi, Seven Psychopaths’ı izleyince hayal kırıklığına uğradım.

            İlkinden daha geniş kadro (özellikle; efsane Christopher Walken) ve ilkinden daha geniş hikaye, pek sarmamış anlaşılan McDonagh’ı. İlk filmin olumlu havası dağılmadan, ikinci filmi yapmak telaşına kurban gitmiş gibi bir hali var.

            Seven Psychopaths’ın ilk yarısı ‘eh’ dedirtiyor. Hikayeyi kurma ve karakterleri tanıtma bölümleri fena değil ve eğlenceli anlar barındırıyor. Fakat bir filmi iyi yapan, ikinci yarısıdır. İlk yarıda ortaya attığınız puzzle parçalarını, ikinci yarıda düzgün şekilde toparlayamaz ve doğru yerlere oturtamazsanız, resmi sağlıklı şekilde tamamlayamazsınız. Film bir noktadan sonra parçaları toplamaktan bile vazgeçiyor ve hikaye kendi kendini yavan bir şekilde sonlandırıyor.



            En büyük sorunlardan biri de, McDonagh’ın senaryo aşamasında yaşadığı kararsızlıklar. Hangi hikayeyi anlatacağına, kimin bakış açısını kullanacağına bir türlü karar veremiyor.

Özellikle ilk bölümde, her an bir patlama beklentisi yaşıyor seyirci. Çünkü hem senarist/yönetmenin, hem hikayenin, hem de oyuncuların potansiyeli var. Fakat ne yazık ki, bu beklenti boşa çıkıyor.

Oysa ki, yaşadığı telaş bir yana, In Bruges’in hatırına daha çok kredisi var McDonagh’ın. Christopher Walken ve güzeller güzeli Olga Kurylenko’yu bize sunduğu için, bu filmi görmezden geliyoruz ve yeni In Bruges’lar beklemeye devam ediyoruz.

19 Mart 2013 Salı

Bates Motel


            Alfred Hitchcock’un efsane filmi Psycho’dan dizi yapma projesini ilk duyduğumda şaşırmıştım. Dizi potansiyeline sahip o kadar film varken, Psycho’nun ele alınması garip gelmişti.
            Efsane filmlere dokunulmamasını, yeniden uyarlanmamalarını veya dizilere malzeme olmamalarını savunan taraftan değilim. Tam tersine, tekrar tekrar ele alınmayan efsanelerin yok olup gideceklerini düşünüyorum. Sadece üç beş sinefilin tekelinde değil, bahse konu filmler.
            Bu projede ilginç olan, hikayenin sonunun nereye varacağının net ve ayrıntılı şekilde biliniyor olması. Öbür taraftan, sonunda batacağı bilinen Titanic filmi değil miydi rekorlar kıran, diye de düşünebiliriz.



            Hikayenin ve karakterlerin bilinmeze olan yolculuğu, seyir zevkimizin temelini oluşturur. Bates Motel gibi projelerde ise, seyir zevkinin temelinde, karakterlerin bildiğimiz sondaki hallerine dönüşümlerini keşfetmek yatıyor.
            Elbette ki, projede en önemli noktalar ana/oğul ilişkisi. Durum böyle olunca oyuncular da en önemli unsurlar haline geliyor. Norma Bates rolünde, başka dünyadan geldiğini düşündüğüm (hem güzellik hem yetenek olarak) Vera Farmiga var. Sinema tarihinin en kült karakterlerinden Norman Bates’e ise, Freddie Highmore can veriyor. Anthony Perkins’in yerini elbette kimse dolduramaz. Hem format ve dönem farklılıkları, hem de karakterin değişik zamanlarının ele alındığını göz önünde bulundurarak, aralarında bir kıyaslama yapmamak gerekir. Highmore’un Finding Neverland ve The Spiderwick Chronicles ile iyi bir çocuk oyuncu dönemi geçirdiğini de hatırlatırım. Şimdi de, yetişkin döneminin ilk büyük sınavı var karşısında.
            Bates Motel, izlediğim ilk bölümüyle ne iyi ne de kötü anlamda bir öngörü yaratmadı bende. Bir yandan da, otel ve evi yeniden görmek hoş bir nostalji yarattı. Sonuç olarak, arkasını yasladığı efsanenin ve oyuncularının hatırına bir sezon şans verilmeyi hak ediyor bence. 

17 Mart 2013 Pazar

Oz The Great and Powerful


            Seyretmesi keyifli bir film Oz The Great and Powerful. Van Helsing filmindeki gibi siyah beyaz açılışı, Oz dünyasına geçince renklenmesi, Oz’un envai çeşit canlısı, mekanları, kostümleri, karakterleri ve oyuncuları, görsel efektleri ve harika adam Danny Elfman imzalı müzikleriyle, her anı dolu ve renkli bir Disney yapıtı. Üç boyut özelliği de başarıyla kullanılmış.

Yaşayan en güzel kadınlardan üçü, Rachel Weisz, Mila Kunis ve Michelle Williams’ı cadı olarak görmek eğlenceli. İlk gördüğünüzde Hollywood yıldızı olmasını sağlayacak bir özelliği yokmuş gibi görünmesine rağmen, oynadığı her filmde (özellikle 127 Hours ve Rise of the Planet of the Apes) seyirciyi perdeye bağlayan James Franco da rolünün hakkını veriyor. Sanal karakterler de gerçek karakterler ile oldukça uyumlu.



Peki, Oz’un bir Sam Raimi filmi olduğunu gösteren alametler neler? Hiçbir şey. Yarın Sam Raimi’nin öldüğünü ve cenaze namazına gittiğimizi düşünelim. Sinefil bir hocaya denk gelirsek ve hoca ‘ey cemaat, en çok hangi filmini severdiniz?’ diye sorarsa, verilecek cevaplar; Evil Dead üçlemesi, Darkman, A Simple Plan ya da The Gift olurdu. Kimsenin Spider-Man üçlemesini ya da Oz’u dile getireceğini sanmıyorum. Benzer yolda ilerleyen (hatta daha kötü yolda) Tim Burton’ın iyi filmlerinin hiçbirinin son on yılda çekilmemiş olduğunu hatırlayalım. En azından Raimi arada bir Drag Me to Hell gibi filmler ile ağzımıza bal çalıyor. Ne yazık ki Burton, kendi harikası Frankenweenie’yi bile yerin dibine sokacak kadar özünden uzaklaşmış durumda.

Kimi yönetmenler büyük prodüksiyonlara tarzlarını yansıtıp imzalarını atabiliyorlar. Spielberg, Fincher, De Palma gibi. Kimileriyse küçük filmlerin özgürlüğünde parıldarlar. Joss Whedon’u ele alalım. The Avengers’ta kendini göstermeyen (gösteremeyen) Whedon’un parlak zekası, The Cabin in the Woods’un her yerinden fışkırıyordu.

En başta dediğim gibi, neredeyse sorunsuz ve ailece izlenecek güzel bir Disney filmi Oz. Ama bana, güzel bir Disney filmi mi, yoksa orta karar bir Sam Raimi filmi mi izlemek istersin diye soracak olursanız, oyum her daim Raimi’den yana.

16 Mart 2013 Cumartesi

The Impossible


            Etkileyici olmak, bir filmin ‘iyi’ sıfatını haketmesi için yeterli midir? Elbette ki hayır. Kıyamet Günü (The Impossible) de maalesef bu sıfatı haketmiyor.
            Filmin tüm dinamiği, yakın tarihte yaşanmış büyük tsunami felaketinin yarattığı dramı, bir Amerikan ailesi üzerinden yansıtması üzerine kurulu. Yaşanan olayın kendisi zaten büyük bir dram içeriyor. O dönemde herkes aylarca televizyondan ve internetten olayın görüntülerini izledi. Film bahsettiğim görüntülerden fazlasını sunmuyor bize. Ortada bir sinema filmi yok. Belgesel kanallarında yayınlanan canlandırmaların, iyi oyuncularla ve yüksek prodüksiyonla çekilmiş bir versiyonu sadece karşımızdaki.
            Yönetmen Juan Antonio Bayona’nın ne kadar yetenekli bir sinemacı olduğunu Yetimhane (El Orfanato) filminden biliyoruz. Fakat The Impossible’da ne yazık ki herhangi bir yönetmen dokunuşuna rastlayamıyoruz. Zaten yönetmenin ve teknik ekibin elinde, olayı canlandırmalarını sağlayacak milyon sayıda video, resim ve doküman var. Bu veri tabanını, ayrı düşmüş aile bireylerini bir araya getirmek kadar sığ bir hikayenin altına yerleştirmek için yetenekli olmak bile gerekmiyor.



            Bir ara Lucas insanlara yardım etmek için harekete geçiyor ve bunun Pay It Foward filmindeki gibi bir iyilik seline dönüşeceğini sanıyoruz. Fakat bu girişim çok kısa sürüyor ve yapay duruyor. Anlıyoruz ki, bahsettiğim bu bölüm, Lucas’ın annesini kaybettiği sahne gibi tamamen süreyi doldurmak ve hikayeye hareket kazandırmak için yapılmış anlamsız bir girişim.
            Oyuncuların hepsi başarılı. Ellerinde derinliği olmayan, anlık karakterler olduğu için aksi pek mümkün olamazdı zaten. Yine de Naomi Watts’ı izlemek, her filmde ayrı bir keyif veriyor.
            Sonuç olarak; The Impossible sırtını yakın zamanda yaşanmış büyük bir felaketin, hafızalarımızdaki taze anılarına yaslayan ve bunun üzerine sinema adına herhangi bir şey koymayan bir film. Beyazperdeye yansımış uzun bir canlandırmadan ötesi değil. Filmi izlerken ağlıyorsunuz ama bunun sebebi filmin iyi olması değil, olayın kendisinin dramatik olması ve iyi oyuncularla kotarılması. Şunu unutmayın; çok güldüren, çok ağlatan, çok korkutan filmlere ‘iyi film’ denmez. 

18 Şubat 2013 Pazartesi

Hansel and Gretel: Witch Hunters

       İyi bir fikrin, ne yapacağına karar verememiş filmlerde heba edilmesi kadar kötü bir şey yok sanırım.

       Hansel ve Gretel'in cadı avcısına dönüşmesi güzel bir fikir. Hansel'in şeker hastası olması, kronolojinin hiçe sayılarak her türlü alet edevatın hikayeye katılması gibi ufak ayrıntılar da fikrin içine güzel yedirilmiş.

       Filmin sorunu, çocuklara mı yoksa yetişkinlere mi hitap edeceğine karar verememiş olması.



       On dört yaşından büyük kimseyi tatmin etmeyecek kadar basit bir hikaye anlattığı için, filmin çocuklara yeltendiğini düşünüyoruz. Trol'ün Gretel sevdası ve 'tip' halindeki iyi ve kötü karakterler gibi ayrıntılar da, bu düşüncemizi destekliyor. 

       Fakat bir bakıyoruz, Peter Jackson'ın ilk zaman filmleri gibi hoyratça kullanılan kan, patlayan kafalar, kırılan kemikler gırla gidiyor. 

       Yaş sınırlamasından dolayı çocuklar izleyemiyor, basitliği yüzünden yetişkinleri tatmin edemiyor. Böylece güzel bir fikir arada kaynayıp gidiyor.

       Bize de, Gemma Arterton'un kusursuz güzelliğini izlemek ve Famke Janssen ile (gerçek yüzü fazla görünmese de) nostalji yapmak kalıyor. 

       Bir yandan da  Hollywood'un iki yıldır Jeremy Renner'dan aksiyon yıldızı yapma çabasının son halkasına şahit oluyoruz. Bakalım önce onlar mı pes edecek, yoksa biz mi. Ya da adamcağız bir aksiyon sahnesinde kolunu bacağını kırıp emekli olacak :)

A Good Day to Die Hard

       Kurugürültü! Bir Die Hard filmi için bu tanımlamayı kullanmak gerçekten çok üzücü ama gerçek bu.

       Aksiyon sinemasında son demlerini yaşayan Bruce Willis'in önüne gelen her sözleşmeyi okumadan imzaladığı belli. O'na diyecek bir şeyimiz yok. 

       Behind Enemy Lines ile sıkı bir giriş yaptıktan sonra, Flight of the Phoenix, The Omen ve Max Payne ile çuvallayan John Moore'un, Die Hard cakasını kullanarak yeniden itibar kazanma çabasını da anlıyoruz. O'na da diyecek bir lafımız yok.

       Peki lafımız kime? Elbette ki, senarist ve yapımcılara. Die Hard'ın salt aksiyon sayesinde mi prim yaptığını sandınız bu güne kadar? Haydi öyle sandınız, serinin en anlamsız, hayalgücünden ve zekadan uzak aksiyon sahnelerine niye imza attınız o zaman?



       McClane'in dalgacılığı en büyük dinamik iken, serinin en az diyaloglu bölümünü niye koydunuz önümüze? Repliklerin çoğu, baba oğulun birbirine 'Jack' ve 'John' diye seslenmesinden oluşuyor zaten. 

       Die Hard filmleri karizmatik ve derinlikli kötü adamlara evsahipliği yaparken, niye böyle karikatürler çizdiniz?

       A Good Day to Die Hard hangi açıdan bakarsanız bakın, seriye ihanet eden, eğlendirmeyen, heyecanlandırmayan bir film. Sürükleyici bir hikayesi de (hikaye mi?!) yok, esaslı bir kötü adamı da. 

       İyi bir senarist ve iyi bir yönetmenle, seriye yakışır bir bölüm çekilene kadar bu filmi yok saymak en iyisi!

4 Şubat 2013 Pazartesi

Django Unchained / Zincirsiz


         Django kesinlikle bir Christoph Waltz filmi. Ne Tarantino, ne Foxx ne de DiCaprio’nun değil. Waltz öldükten sonra filmde yaşanılan boşluk hissinin başka bir sebebi de olmaz zaten. Ne yazık ki, Tarantino bu bölümü uzun tutarak filmi sıkıcı hale getiriyor.
         Tarantino’nun Rezervuar Köpekleri dışındaki filmlerinden hiç hoşlanmayan biriyim açıkçası. Film zamanlaması ve hangi rolde kimi oynatacağı konusundaki içgüdülerine ise sonsuz saygı duyuyorum. Rezervuar Köpekleri ile Harvey Keitel ve Tim Roth’u, Ucuz Roman ile John Travolta’yı (ikinci kez), Kill Bill ile Uma Thurman ve David Carradine’in, Soysuzlar Çetesi ile de Christoph Waltz’ın yıldızlarını parlatmayı başardı. Belki de en özgün işi olan Jackie Brown ile Pam Grier, Michael Keaton ve Bridget Fonda’ya aynı taktiği uyguladı ama film tutmadığı için başarısız oldu. Ölüm Geçirmez’i hiç saymıyorum. Zaten kader arkadaşı Dehşet Gezegeni karşısında büyük bir hezimete uğramıştı.
         Tarantino’nun kadro kurma ve pazarlama becerisi Django’da da kendisini gösteriyor. Tanınmamış bir yönetmenin elinden çıkmış olsa, birçok ülkede vizyona bile giremeyecek bir film iken, pazarlama taktiği sayesinde Oscar’da bile kendine yer bulabiliyor.



         Film bir çok keyifli an barındırıyor aslında. Özellikle ilk bölümde oldukça eğlenceli sahneler mevcut. Tüm bu keyifli anların merkezinde ise Christoph Waltz var. Diğer tüm oyuncular sadece ona eşlik ediyorlar. Eskilerden Don Johnson ve orijinal Django olan eski kurt Franco Nero’yu yeniden görmek çok keyifli. Fakat tüm bunlar iyi bir film için yeterli değil. Spagetti Western havasındaki filmde kullanılan görsellik, aşırı kanlı sahneler ve kullanılan müziklerin bir kısmı sırıtıyor ve seyirciyi yabancılaştırıyor. Jamie Foxx’un tüm oyunculuk yeteneğini! de göstermesi cabası. Yönetmenin tarzı denilen şey bu değil.
         Bir de, Dexter’ın babası olarak tanınan James Remar’ın neden iki ayrı karakteri canlandırdığını anlayamadım. Bir süre iki karakter arasında bir bağlantı kurulmasını bekledim ama böyle bir şey olmadı. Hikaye de kullanılmayacaksa böyle bir hareketin ne sebebi olabilir?
         Tarantino severlerin kayıtsız şartsız kucaklayacağı bir film Django. Benim gibi Tarantino sevmeyenlerin ise, Christoph Waltz’ın oyunculuk şovuyla yetineceği ortada. Ona da şükür J

20 Ocak 2013 Pazar

Mama


         Güzel bir giriş bölümü ve hemen ardından harika bir jeneriği var Mama’nın. Guillermo Del Toro’nun yapımcılığını üstlendiği filmlerin genelinde olan özellikler bunlar. Çocukların geçirdikleri değişimi, evin duvarlarına yaptıkları resimlerle anlatan jeneriğin ardından, insanın içini burkan hallerini görüyoruz ufaklıkların. Filmin zayıf hikayesine rağmen ayakta kalmasını da bu altyapı sağlıyor.

         Mama’yı, hoca Del Toro’nun öğrenci Andres Muschietti’yi soktuğu sınavın sonucu olarak görmek gerek. Bu açıdan baktığımızda Muschietti’nin sınavı geçtiğini söyleyebiliriz. Görsel yapı ve kamera hakimiyeti başarılı. Özellikle Mama’nın gözünden bebeğiyle hastaneden kaçışını izlediğimiz bölüm filmin zirvesi. Oyuncular gerekeni yapıyorlar. Yetişkinler iyi, çocuklar daha da iyi. Lilly ve Victoria'nın modern dünyaya adapte olma zorluklarının ilk bölümleri oldukça etkileyici. 



         Yönetmenin aynı adlı ve tek planda çektiği üç dakikalık kısa film son derece başarılıydı. Ama iş üç dakikalık bir kısa filmi yüz dakikalık sinema filmine dönüştürmeye geldiğinde, senaryo sorunları başlıyor. Sorunlara tek tek eğilelim.

         Öncelikle, türün diğer filmlerinin de düştüğü en büyük hata; hayaletlerin insanları korkutmak, onlara ‘bö’ yapmak gibi bir motivasyonları yoktur. Tabi elinizdeki film Beetlejuice değilse. Sadece süreyi doldurmak ve seyirciyi hoplatmak için karakterin arkasından hayaletleri aniden çıkartıp, karakter bakınca da ortadan kaybetmek hem çok klişe hem de hikayeye hiçbir şekilde katkı sağlamıyor.

         Jessica Chastain’in canlandırdığı Annabel karakteri, rock müzik gurubu üyesi, dövmeli, kapkara saçları olan ve kesinlikle çocuk istemeyen biri. Bir anda kendini iki çocuğun bakıcısı olarak buluyor. Bu durumdan çok iyi bir çatışma yaratılabilir ama Annabel iki gitar tıngırdattıktan sonra hemen kendisini çamaşır sepetiyle görüyoruz ve fikir uygulamaya geçemeden eriyip gidiyor.

         Dr. Dreyfuss iyi niyetli bir doktor iken, Mama gerçeğini keşfediyor ve çocukların iyiliğinden çok kendi merakının iyiliğini düşünmeye başlıyor. Mama’yı bizzat gördüğü halde evdekileri uyarmıyor. İlginç bir yaklaşım ama ne yazık ki bu fikrin de içi dolmuyor ve Dr. Dreyfuss zaten az olan ‘ölüm sahnesi’ kontenjanı için kullanılıyor.

         Hayaletin geçmişinden gelen ızdırap ve acının keşfi, türün vazgeçilmezlerindendir zaten. Motivasyonsuz hayaletler seyircide gerekli etkiyi oluşturamazlar. Hayaletin hikayesinin günümüz karakterleriyle bir bağlantısını kurmak genelde klişe dururken, Mama’da işe yarayabilirdi.

         Film elindeki malzemenin yetersiz olmasından dolayı, bazı güzel fikirleri de sonuna kadar sömürüyor. Lilly’nin battaniye çekiştirdiği kişinin Victoria olduğunu sanmamız ama Mama olduğunu anlamamız ile Annabel’in köşedeki karaltıyı Lilly sanması ama Mama olduğunu keşfetmemiz, aynı fikrin tekrarından başka nedir ki?

         Mama öğesi hem kısa filmde hem de fragmanlarda oldukça ürkütücü iken, filmde korkutmamasının sebebi de, çok erken seyirciye ifşa edilmesi. Bu tip filmlerin başarılı olması için gerekli şartlardan biri de, mümkün olduğunca gizemi korumaktır. Daha açılış sahnesinde gördüğümüz Mama’yı, son bölüme kadar hiç göstermeyip çocuklar aracılığıyla ima etmek filmin daha korkutucu olmasını rahatlıkla sağlayabilirdi.

         Film sağlam kurulan dramatik altyapı üzerine korkutucu olmayı başaramadığı için, final sahnesi çok ağdalı duruyor ve bayıyor. Senaryoyu kaleme alan ekip, korkutayım mı ağlatayım mı diye bir ikilemde kalmış gibi.

         Sonuç itibariyle; teknik anlamda ve oyunculuklar açısından gerekeni yapan bir film Mama. Fakat senaryo konusunda sınıfta kalıyor ve korkutucu olmayı pek başaramıyor. 

         Mama'nın Uyarlandığı Aynı Adlı Kısa Film

11 Ocak 2013 Cuma

Silver Linings Playbook (Umut Işığım)


         Yılın ‘kendini iyi hisset’ filmi Silver Linings Playbook’un (Umut Işığım) türdeşlerinden ne eksiği var ne de fazlası. Yine türdeşlerinin çoğunda olduğu gibi, tüm sallantılara rağmen asla yıkılmayan aile kurumu var hikayenin merkezinde.
       
          David O. Russell’in en başarılı olduğu konu, karakter yazmak. The Fighter’da olduğu gibi, son derece gerçek ve derinlikli karakterler oluşturuyor ve bu karakterler için en doğru oyuncuları seçiyor. Bu yüzdendir ki, her iki filmde oyunculuk dallarında bir çok ödül adaylığı aldı. Robert De Niro’nun yıllar sonra içten oynadığını görmek gerçekten çok keyifli.



         Silver Linings Playbook’un ne sürpriz bir finali var ne de kötü karakteri. Daha en başından sonu tahmin edilebilen filmi bu kadar çekici kılan şey; oyuncular arasındaki kusursuz uyum ve dram, komedi, romantizm üçlüsünü çok iyi dengelemesi. Bu üçlü içinde en tehlikelisi; komedi. Dozu ayarlanamadığı taktirde filmi tuzlu çorbaya çevirebilecek olan komedi konusunda ne kadar kontrollü olduğunu The Fighter ve Three Kings’te göstermişti Russell. İşin romantizm tarafına bakarsak, ana karakterler aşktan muzdarip olmalarına rağmen, film asla ağdalı romantizme kaptırmıyor kendini. Dram ise, oyuncuların en üst seviyedeki katkısı sayesinde inandırıcı olmayı başarıyor ve komedi ile romantizmi de ardına katıp hedefine ulaşıyor.

         Bazı kadınlar bazı filmlerde seyirciyi kendisine aşık eder. The Italian Job’ta ki Charlize Theron, Batman Returns’te ki Michelle Pfeiffer ya da The Mask’te ki Cameron Diaz gibi. Film boyuncu Jennifer Lawrence’tan gözünüzü alamıyorsunuz. Saydığım diğer isimler kadar efsanevi güzelliğe sahip olmasa da, son derece çekici bir karakter sergiliyor.

         Sevginin akıl hastalığına bile iyi gelen evrensel bir ilaç olduğu sonucuna varan, sonuncu olarak hedefe ulaşılan ufak bir başarı hikayesini de içinde barındıran Silver Linings Playbook, salondan çıkarken yüzünüze ufak bir sırıtma yerleştiren filmlerden. 

8 Ocak 2013 Salı

2012'nin En'leri ve Sebep'leri


Yılın En İyi Filmleri :

-         Looper : Yılın en eğlenceli kurgusuna sahip olduğu ve çocuk oyuncu Pierce Gagnon’un ilginç performansı için.



-         The Cabin in The Woods : The Avengers’ta gerçek dehasını gösteremeyen Joss Whedon’un yaratıcı zekası ve iyi film için yüksek bütçeye değil, sinema zekasına sahip olmanın yeteceğini yeniden ispatladığı için.



-         Skyfall : Elli yıllık James Bond’u alıp bambaşka bir yere taşıdığı için. Gördük ki, Sam Mendes bir Ninja Kaplumbağalar filminden bile Oscar adaylığı çıkartabilir.



-         Argo : Daha üçüncü filminde, Ben Affleck’in olgun bir sinemacı edasıyla filme hakimiyetine tanıklık etmek için. Oyunculuğunda zerre bir gelişme olmazken, yönetmenliğini bu kadar ileriye taşıması gerçekten çok ilginç.



-         Hobbit : Peter Jackson’ın on yıl sonra bizi özlediğimiz dünyaya geri götürmesi başlı başına yeterli bir sebep. Aksayan bazı noktalarına rağmen, yaşattığı nostalji duygusu her şeyi görmezden gelmemize yeter de artar.



-         Flight :  Robert Zemeckis’in on iki yıl sonra gerçek insanların arasına dönmesine vesile olması bile yeterli. Üzerine iyi bir Denzel Washington performansı da cabası.



-         50/50: İnsanın ruhuna dokunan bir drama izlemek için. Levitt ve Rogen’in ışıldayan uyumu da cabası.



Yılın Fiyaskoları :

-         The Dark Knight Rises : Christopher Nolan’ın gönülsüzce çektiği her saniyesinden belli olduğu için. Gerçek Batman fanlarını bu üçleme ile memnun etmesi zaten mümkün olmayan yönetmen, hem kurduğu ciddi ve gerçekçi atmosfer ile hem de sağlam hikaye yapısıyla genel seyircinin kalbini kazanmıştı. Efsane Joker’de artısıydı. Fakat son film de ne sağlam hikayeden eser var ortada, ne de efsane olacak bir karakter. Temelde önceki bölümü tekrar eden, ana hikayede ve ayrıntılarda sayısız mantık hatası bulunduran film keşke hiç çekilmeseydi.



-         The Amazing Spider-Man : Yönetmenliği, oyunculukları ve senaryosuyla Sam Raimi’nin serisinin gerisinde kaldığı için. Seriye yepyeni bir soluk getirme hevesiyle çekilen filmin getirdiği yeni soluk muhtemelen kurgu masasında makaslandığı için biz göremedik. Fragmanlarda heyecan yaratan 3D görüntüleri filmde hiç kullanmamak gerçek bir yönetmenlik dehası olmalı!



-         Dark Shadows : Tim Burton’ın her filmde daha da dibe vurduğunu görmek için. Yaratıcılıktan ve kara mizahtan yoksun bir Burton filmi artık kıyamet alameti sayılmıyor zaten.



-         Men in Black 3 : Hayatımda ilk kez sinemada uyuyakalmama sebep olduğu için! İlk filmin bu kadar başarılı olmasının asıl sebebinin senarist Ed Solomon olduğunu anlasalardı keşke. Böylece diğer bölümleri de kendisine yazdırır ya da tadında bırakırlardı.



-         Prometheus : Dağın fare doğurduğuna şahit olmak için. Yıllar sonra bilim kurguya dönen Ridley Scott ile Damon Lindelof’un isimlerini görünce, 2012 de beni en çok heyecanlandıran proje olmuştu. Son dönem yıldız oyuncuları da kadroya eklenince beklentim daha da yükselmişti. Etkileyicilikten uzak içi boş bir hikaye içinmiş her şey!



Yılın En İlginç Film:

- Cloud Atlas: David Mitchell’in harika eserini sinemaya aktarmaya cesaret ettiği için. Eksikleri, fazlaları, makyajı, yönetmenlik taktiği ve kurgusuyla yılın en ilginç filmi karşımızdaki.



Yılın İstikrar Abidesi :

- Türk Sineması : Her geçen yıl artan üretim kapasitesine ters orantılı olarak düşen kalitesi ile bu yıl da birinciliği kimseye kaptırmadığı için.