Altı dakikalık kısası Alive in Joburg ile Peter Jackson'ın dikkatini çeken ve büyük sükse yapmasını sağlayan District 9'u çekme fırsatı yakalayan Neill Blomkamp'ın ikinci uzun metrajı karşımızda.
Elysium kaliteli, iyi çekilmiş bir bilim-kurgu/aksiyon filmi ve Blomkamp'ın yeteneğini District 9'a göre daha fazla ortaya koymasını sağlıyor. District 9' da 'fikir' hikayenin de yönetmenin de önündeydi. Elysium'da ise Blomkamp şovunu yapıyor diyebiliriz.
Filmin handikapları yok mu? Elbette var. Peter Jackson'ın kanatları altında tüm özgünlüğünü ortaya koyabilirken, 100 milyonluk bütçenin baskısı altında 'klişeler patikası'na sapıyor Blomkamp. Joss Whedon'un The Cabin in the Woods harikasından sonra büyük bütçeli The Avengers'ta klişelere nasıl saplandığını hatırlayın. Elysium'da da hikaye gelişimi, sapmaları ve finali yaratıcılıktan uzak.
Jodie Foster'ın Delacourt karakteri derinliksiz ve karton bir kötü karakter olarak karşımıza çıkıyor. Matt Damon ise yine ilk saniyeden itibaren seyirciyi kendine bağlayarak kalitesini ortaya koyuyor. Damon'ın bu oyunculuk yeteneğini takdir etmek gerekir. Tür, dönem ve karakter ayrımı olmaksızın her işinde belirli bir seviyeyi tutturabiliyor. District 9'un yıldızı, The A-Team'in harika Murdock'ı Sharlto Copley'i izlemek yine çok keyifli. Ayrıca son dönemde daha sık karşımıza çıkmasından mutluluk duyduğumuz William Fichtner'da keyif veriyor.
Dünya ile Elysium arasındaki sınıf farkını görselliğe de yansıtmayı çok iyi beceriyor Blomkamp. Önceki filminde olduğu gibi yine mesajları var izleyiciye ama mesaj kaygısı hikayenin önüne geçmiyor.
Hikayesi yenilikler sunmasa da, izlemesi keyifli, dinamik aksiyon sahnelerine ve iyi oyunculara sahip bir film Elysium. IMAX salonunda keyfin ikiye katlandığını da hatırlatalım.
10 Ağustos 2013 Cumartesi
Jurassic Park 3D
Tam yirmi sene önce, Spielberg'in dinazorlarının bende yarattığı heyecanı hatırlıyorum. Vizyona girdiği tarihten bir gece önce televizyonda filmin tanıtım programını gözümü kırpmadan izlemiştim ve heyecandan sabaha kadar uyuyamamıştım. Ertesi gün de Atlas sinemasının yolunu tutmuştum bu eşsiz deneyim için.
Çocuk yaşlardaki en görkemli sinema deneyimlerimden biriydi Jurassic Park. (Diğerleri Batman ve Terminator 2'ydi) Popüler kültüre etkisi müthişti. İnsanlar dinazor türlerinin isimlerini ezberlemiş, dergiler dinazor maketleri dağıtmıştı.
Yirmi sene sonra 3D modifiyesi ile yeniden vizyona giren filmi izlerken müthiş bir nostalji deneyimi yaşadığımı söyleyebilirim. Hammond'ın helikopteri adaya doğru süzülürken ve bir yandan John Williams'ın eşsiz müziği salonda yankılanırken tüylerim diken diken oldu.
Filmin sonunda ise, heyecan yerini hüzüne bıraktı. Spielberg'in artık böyle filmler çekmediği ve içindeki çocuğu on yıl önce toprağa gömdüğü, ayrıca sinemayı direk etkileyen yazarlardan biri olan Michael Crichton'ın artık yaşamadığı gerçeğinin yarattığı bir hüzündü bu.
Spielberg'in zamanında ne büyük bir yönetmen olduğunu yeniden keşfetmek ve nostalji yapmak için kusursuz bir fırsat var karşımızda. Gereksiz 3D desteği biraz eğreti dursa da, bu fırsatı kaçırmayın derim.
Çocuk yaşlardaki en görkemli sinema deneyimlerimden biriydi Jurassic Park. (Diğerleri Batman ve Terminator 2'ydi) Popüler kültüre etkisi müthişti. İnsanlar dinazor türlerinin isimlerini ezberlemiş, dergiler dinazor maketleri dağıtmıştı.
Yirmi sene sonra 3D modifiyesi ile yeniden vizyona giren filmi izlerken müthiş bir nostalji deneyimi yaşadığımı söyleyebilirim. Hammond'ın helikopteri adaya doğru süzülürken ve bir yandan John Williams'ın eşsiz müziği salonda yankılanırken tüylerim diken diken oldu.
Filmin sonunda ise, heyecan yerini hüzüne bıraktı. Spielberg'in artık böyle filmler çekmediği ve içindeki çocuğu on yıl önce toprağa gömdüğü, ayrıca sinemayı direk etkileyen yazarlardan biri olan Michael Crichton'ın artık yaşamadığı gerçeğinin yarattığı bir hüzündü bu.
Spielberg'in zamanında ne büyük bir yönetmen olduğunu yeniden keşfetmek ve nostalji yapmak için kusursuz bir fırsat var karşımızda. Gereksiz 3D desteği biraz eğreti dursa da, bu fırsatı kaçırmayın derim.
29 Temmuz 2013 Pazartesi
Maniac
Maniac, 1980 yapımı aynı adlı korku filminin yeniden çevrimi. Orjinali, VHS kasetlerinin tavan yaptığı seksenlerin en popüler filmlerinden biriydi. O zamanlar, videosu olan kişinin evinde toplanılır, korku filmleri kiralanır ve parmak aralarından filmler izlenirdi. Evil Dead, A Nightmare on Elm Street, Halloween, Friday the 13th ve daha niceleri...
Yetenekli korkucu Alexandre Aja'nın önderliğinde kotarılan Maniac, hem bu nostaljiyi yaratmak hem de orjinal filme saygı duruşunda bulunmak amacıyla ortaya çıkmış. Filmin atmosferi, kostümler, otomobiller, müzikler, hepsi de filmin seksenler havasını başarıyla yansıtmasını sağlıyor.
Neredeyse tüm film boyunca Frank'in bakış açısına sahip olmamız, etkiyi daha da arttırıyor. Klasik çekim yöntemi benimsenseydi, masum yüzlü Frodo'muzun sürekli görünmesi etkiyi ve inandırıcılığı azaltabilirdi. Yönetmen Franck Khalfoun, başarısız kullanıldığında komik durumlar yaratabilecek olan bu tekniği başarıyla uyguluyor. Frank'i bize en doğru zamanlarda gösteriyor ve yine en doğru anlarda genel planlara geçiyor.
Elimizde büyüyen Elijah Wood'a ayrı bir bölüm açmak gerekir. 1993 yapımı The Good Son'da birlikte oynadığı Macaulay Culkin gibi kötü yolan sapan çocuk oyuncular kervanına katılmak yerine, her geçen gün kendini geliştirdi ve her yaş döneminde de doğru işlere imza atarak yükselişini sürdürdü. Frodo'nun gelişimine ve popülaritesine etkisi elbette yadsınamaz. Maniac'ta Sin City'nin Kevin'ını aşan bir performans sergiliyor ve şu yaşında sahip olduğu filmografiye yeni bir yıldız ekliyor.
Maniac herkesin seveceği filmlerden değil. Hem çekim tekniği, hem de az sayıdaki kanlı sahneleri nedeniyle. Korku sinemasına ve korku sinemasının mihenk taşlarına ilgi duyanların ise baştacı yapacağı kaçınılmaz bir gerçek.
Yetenekli korkucu Alexandre Aja'nın önderliğinde kotarılan Maniac, hem bu nostaljiyi yaratmak hem de orjinal filme saygı duruşunda bulunmak amacıyla ortaya çıkmış. Filmin atmosferi, kostümler, otomobiller, müzikler, hepsi de filmin seksenler havasını başarıyla yansıtmasını sağlıyor.
Neredeyse tüm film boyunca Frank'in bakış açısına sahip olmamız, etkiyi daha da arttırıyor. Klasik çekim yöntemi benimsenseydi, masum yüzlü Frodo'muzun sürekli görünmesi etkiyi ve inandırıcılığı azaltabilirdi. Yönetmen Franck Khalfoun, başarısız kullanıldığında komik durumlar yaratabilecek olan bu tekniği başarıyla uyguluyor. Frank'i bize en doğru zamanlarda gösteriyor ve yine en doğru anlarda genel planlara geçiyor.
Elimizde büyüyen Elijah Wood'a ayrı bir bölüm açmak gerekir. 1993 yapımı The Good Son'da birlikte oynadığı Macaulay Culkin gibi kötü yolan sapan çocuk oyuncular kervanına katılmak yerine, her geçen gün kendini geliştirdi ve her yaş döneminde de doğru işlere imza atarak yükselişini sürdürdü. Frodo'nun gelişimine ve popülaritesine etkisi elbette yadsınamaz. Maniac'ta Sin City'nin Kevin'ını aşan bir performans sergiliyor ve şu yaşında sahip olduğu filmografiye yeni bir yıldız ekliyor.
Maniac herkesin seveceği filmlerden değil. Hem çekim tekniği, hem de az sayıdaki kanlı sahneleri nedeniyle. Korku sinemasına ve korku sinemasının mihenk taşlarına ilgi duyanların ise baştacı yapacağı kaçınılmaz bir gerçek.
27 Temmuz 2013 Cumartesi
The Wolverine : X-Men'lerin Yüzkarası
Film ile ilgili söyleyeceğim çok şey var ama ne yazık ki, hiçbirisi olumlu değil. Öncelikle yönetmenden başlayalım. Marc Forster ile birlikte son on yılın en beğendiğim yönetmenlerinden biri James Mangold. Sinema tarihinin, sonu en tahminler ötesi filmi Identity ve son yılların en başarılı kovboy filmi 3:10 to Yuma başta olmak üzere bir çok başarılı filme imza atan Mangold, Tom Cruise ve Cameron Diaz'lı fiyasko Knight and Day'ın başarısızlığını, The Wolverine ile ikiye (hatta üçe) katlıyor. Yok denecek kadar az aksiyon sahnelerinin hantallığı ve yavanlık abidesi senaryoyu kurtarmak için hiçbir girişimde bulunmaması hemen göze çarpıyor. Belli ki, kimi yönetmenlere büyük prodüksiyonlar yaramıyor.
Kuşkusuz filmin tek yıldızı olan Hugh Jackman, artık gözü kapalı oynadığı Wolverine'e, senaryonun çapsızlığı ve yönetmenin tutukluğu yüzünden, yeni bir şeyler katamıyor. Kahramanımız film boyunca rüyalar aleminde dolaşmaktan ve aşk denizine yelken açmaktan başka bir şey yapmıyor zaten. Bilmem kaçıncı X-Men filmi oldu, hala Logan'ın geçmişiyle hesaplaşmalarını koyuyorlar önümüze. Artık geçmişi bırakıp geleceğe bakma zamanı gelmedi mi? Filmin tanıtım aşamasında 'Bugüne kadar ki en kızgın Wolverine' denilen adamımız için, 'Bugüne kadar ki en abaza Wolverine' demek daha doğru olur. Hem abaza hem yüzsüz. Kendisi nişanlı hatunu yatağa atarken en ufak bir tereddütte bulunmazken, hemen ardından kızın nişanlısına ahlak dersi vermeye kalkıyor.
Gelelim senaryoya. Öncelikle karşımızda mutant fakiri bir X-Men filmi var. Wolverine dışındaki mutantların özelliklerinin de hikayede çok bir önemi yok. Sırf mutant kadrosunu arttırmak için yerleştirilmişler. Bir mutantımız geleceği görüyor ama sonradan gördüğü yanlış çıkıyor. Diğeri zehirlerden dem vuruyor ama üç beş kişiyi öperek öldürmekten başka bir halta yaramıyor. Zaten kendisi laboratuvar insanı olduğu için, zehir yaratabilecek bir potansiyeli varken, aynı karaktere mutant özelliği olarak zehiri reva görmek pek bir eğreti duruyor.
Bu noktadan sonra filmi X-Men olarak görmek pek mümkün değil zaten. Seksenli yıllarda sinemaya, doksanlarda televizyona çekilen bir çok filmin klişe hikayesi var karşımızda. Farklı bir kültürün olduğu yere yabancının teki gelir. Kimse sevmez keratayı. Ortamın en güzel hatunuyla önce ters düşerler, didişirler, sonra birlikte kaçmak zorunda kalırlar. Tenha bir yere giderler ve bir yandan yaralarını sararken bir yandan da oynaşırlar. Sonra kötü adamlar gelip kızı kaçırır ve final savaşına doğru yollanırız. Milyonlarca kez çekilmiş olan bu klişeye en ufak bir yaratıcılık getiremiyor senaryo.
Yine aynı şekilde, Japon kültürü üzerine giden filmlerin klişelerinin en rafine haliyle karşı karşıyayız. Samuray, ninja, ronin ve yakuzanın ne olduğunu zaten bilmeyen kalmadı. Vücutlardaki dövmeleri görüp, 'aha bunlar yakuza' demenin doksanlarda kaldığını sanıyordum. Siyah kıyafetli ninjaları kullanmadan olmaz zaten. Wolverine, 'deden bana ronin dedi' diyerek ağlıyor bir sahnede. Finaldeki canavarı da samuray yaptın mı tamamdır. Al sana Japon sentezi. Kültür çatışması zaten hak getire.
Canavar Samurayın içinden Yashida'nın çıkmasını büyük bir sürpriz yapmış edasıyla sunan film, utanmadan Wolverine'in genetik özelliklerini matkap marifetiyle çalmaya kalkıyor. Bir taraf gençleşip bir taraf yaşlanıyor ama son saniyede bağlantı kesilince nasıl oluyorsa eski hallerine geri dönüyorlar. Harada bir bıçak darbesiyle hidayete erip doğru yolu buluyor ama bu seferde aklını kaybedip kendini salakça öldürtüyor.
Film kendini X-Men evreninden neredeyse tamamen soyutluyor. Tek bağlantımız Wolverine'in rüyaları. Genele baktığımızda iyi de yapıyor aslında, bu kara lekeyi tek başına üstlenmiş oluyor.
Son sahnede Yukio soruyor, 'Nereye gidiyoruz?' diye. Bari burada güzel, eğlenceli, göndermeli bir şey söyle diyoruz ama abimiz 'Bakacağız artık' diye cevap veriyor ve kızımız bunu enteresan buluyor.
Yüz milyon dolarlık bütçesi, bir çok öncülü ve milyonlarca hayranı olan bir filmin senaryosunu seçerken nelerin kıstas alındığını pek bir merak ettim filmden sonra. X-Men Origins: Wolverine'i beğenmeyenler, gördüğünüz gibi beterin beteri var. Gavin Hood'un ahını alıp almadığımıza da, Ender's Game'i izledikten sonra karar vereceğiz artık.
Sonuç olarak, özünde berbat bir senaryo barındıran, esprisiz, aksiyonsuz, yaratıcılıktan uzak, boş bir film var karşımızda. Son Die Hard filmi gibi, öncüllerinin yüzünü kızartacak kadar kötü hem de.
Kuşkusuz filmin tek yıldızı olan Hugh Jackman, artık gözü kapalı oynadığı Wolverine'e, senaryonun çapsızlığı ve yönetmenin tutukluğu yüzünden, yeni bir şeyler katamıyor. Kahramanımız film boyunca rüyalar aleminde dolaşmaktan ve aşk denizine yelken açmaktan başka bir şey yapmıyor zaten. Bilmem kaçıncı X-Men filmi oldu, hala Logan'ın geçmişiyle hesaplaşmalarını koyuyorlar önümüze. Artık geçmişi bırakıp geleceğe bakma zamanı gelmedi mi? Filmin tanıtım aşamasında 'Bugüne kadar ki en kızgın Wolverine' denilen adamımız için, 'Bugüne kadar ki en abaza Wolverine' demek daha doğru olur. Hem abaza hem yüzsüz. Kendisi nişanlı hatunu yatağa atarken en ufak bir tereddütte bulunmazken, hemen ardından kızın nişanlısına ahlak dersi vermeye kalkıyor.
Gelelim senaryoya. Öncelikle karşımızda mutant fakiri bir X-Men filmi var. Wolverine dışındaki mutantların özelliklerinin de hikayede çok bir önemi yok. Sırf mutant kadrosunu arttırmak için yerleştirilmişler. Bir mutantımız geleceği görüyor ama sonradan gördüğü yanlış çıkıyor. Diğeri zehirlerden dem vuruyor ama üç beş kişiyi öperek öldürmekten başka bir halta yaramıyor. Zaten kendisi laboratuvar insanı olduğu için, zehir yaratabilecek bir potansiyeli varken, aynı karaktere mutant özelliği olarak zehiri reva görmek pek bir eğreti duruyor.
Bu noktadan sonra filmi X-Men olarak görmek pek mümkün değil zaten. Seksenli yıllarda sinemaya, doksanlarda televizyona çekilen bir çok filmin klişe hikayesi var karşımızda. Farklı bir kültürün olduğu yere yabancının teki gelir. Kimse sevmez keratayı. Ortamın en güzel hatunuyla önce ters düşerler, didişirler, sonra birlikte kaçmak zorunda kalırlar. Tenha bir yere giderler ve bir yandan yaralarını sararken bir yandan da oynaşırlar. Sonra kötü adamlar gelip kızı kaçırır ve final savaşına doğru yollanırız. Milyonlarca kez çekilmiş olan bu klişeye en ufak bir yaratıcılık getiremiyor senaryo.
Yine aynı şekilde, Japon kültürü üzerine giden filmlerin klişelerinin en rafine haliyle karşı karşıyayız. Samuray, ninja, ronin ve yakuzanın ne olduğunu zaten bilmeyen kalmadı. Vücutlardaki dövmeleri görüp, 'aha bunlar yakuza' demenin doksanlarda kaldığını sanıyordum. Siyah kıyafetli ninjaları kullanmadan olmaz zaten. Wolverine, 'deden bana ronin dedi' diyerek ağlıyor bir sahnede. Finaldeki canavarı da samuray yaptın mı tamamdır. Al sana Japon sentezi. Kültür çatışması zaten hak getire.
Canavar Samurayın içinden Yashida'nın çıkmasını büyük bir sürpriz yapmış edasıyla sunan film, utanmadan Wolverine'in genetik özelliklerini matkap marifetiyle çalmaya kalkıyor. Bir taraf gençleşip bir taraf yaşlanıyor ama son saniyede bağlantı kesilince nasıl oluyorsa eski hallerine geri dönüyorlar. Harada bir bıçak darbesiyle hidayete erip doğru yolu buluyor ama bu seferde aklını kaybedip kendini salakça öldürtüyor.
Film kendini X-Men evreninden neredeyse tamamen soyutluyor. Tek bağlantımız Wolverine'in rüyaları. Genele baktığımızda iyi de yapıyor aslında, bu kara lekeyi tek başına üstlenmiş oluyor.
Son sahnede Yukio soruyor, 'Nereye gidiyoruz?' diye. Bari burada güzel, eğlenceli, göndermeli bir şey söyle diyoruz ama abimiz 'Bakacağız artık' diye cevap veriyor ve kızımız bunu enteresan buluyor.
Yüz milyon dolarlık bütçesi, bir çok öncülü ve milyonlarca hayranı olan bir filmin senaryosunu seçerken nelerin kıstas alındığını pek bir merak ettim filmden sonra. X-Men Origins: Wolverine'i beğenmeyenler, gördüğünüz gibi beterin beteri var. Gavin Hood'un ahını alıp almadığımıza da, Ender's Game'i izledikten sonra karar vereceğiz artık.
Sonuç olarak, özünde berbat bir senaryo barındıran, esprisiz, aksiyonsuz, yaratıcılıktan uzak, boş bir film var karşımızda. Son Die Hard filmi gibi, öncüllerinin yüzünü kızartacak kadar kötü hem de.
22 Temmuz 2013 Pazartesi
Pacific Rim - Michael Bay'in Suçu Ne?
Guillermo del Toro'yu hepimiz seviyoruz. Pan'ın Labirenti gibi bir modern klasik hediye etti bizlere. Ayrıca Blade II'de, serinin en iyi filmidir bence. Eleştirmenlerin 'altın çocuk'larında biri kendisi. Hal böyle olunca; filmlerine kimse kötü demiyor. Yuvarlak eleştiriler geliyor karşımıza. Nedir bu eleştirmenlerin peşin hükümlülüğünden çektiğimiz. Ülkemizde de, iki film eleştirmenin çektiği Ada: Zombilerin Düğünü berbat bir film olmasına rağmen, eleştirmenler arkadaşlarının filmine 'kötü' diyememiş, esnek eleştiriler yapmışlardı.
Oysa ki, eleştirmenlerin 'kötü çocuk'larından biriyseniz; her filminizde rahatlıkla yerden yere vuruluyorsunuz. Michael Bay'in hali buna en iyi örnek. Orta halli bir aksiyon olan Bad Boys'un hemen ardından The Rock'ı bize sunup, sinema tarihinin en iyi aksiyonlarından birine imza atmıştı. Fakat, Armageddon felaketinden sonra (sinema salonunda soluksuz izlediğimizi unutarak) adam ağzıyla kuş tutsa yaranamaz hale geldi.
Pacific Rim'in aksiyon sahneleri, Transformers filmlerinden daha iyi mi? Hayır.
Del Toro'nun filminde aksiyon karanlık atmosfere, yağmura ve denizlere hapsolmuş durumda. Teknik ayrıntılar Transformers'takiler kadar dikkat çekici değil.
Pacific Rim'in karakterleri, Transformers filmlerindekilerden daha mı derinlikli? Hayır.
Tüm karakterlerin hikayeleri, gelişimleri ve tepkileri klişe ve tahmin edilebilir. Özellikle abartılı doktorlar filmin dokusuna çok zarar veriyor. Transformers'ta hiç olmazsa eğlenceli diyaloglara rastlıyoruz arada bir de olsa.
Pacific Rim'de yaratıcılık ne alemde?
Son yıllarda çekilen büyük bütçeli süper kahraman filmlerinde, şehirlerin üzerinde açılan boyut kapısını okyanusun dibine koymak yaratıcılıksa, gerçekten çok yaratıcı bir film. Ya da Independence Day'in finalini kopyalamak mıdır yaratıcılık?
Del Toro senaryo ekibinde de bulunduğundan dolayı, filmin en büyük sorumlusudur. Fakat Transformers'ların yapımcısı Steven Spielberg olduğuna göre, hikayedeki saçmalıklarla ilgili suçlanacak kişi Spielberg'tir. Fakat kendisi de eleştirmenlerin 'altın çocuğu' olduğu için, günah keçisi olarak Michael Bay seçilmiştir. Bu yazıyı okuyan da Transformers hayranı olduğumu sanır ama aslında sadece 3. bölümünü beğeniyorum serinin.
Dev yaratıkların ve robotların olduğu filmlerde, seyircilerin algı sorunu yaşadığı aşikar. Emmerich'in Godzilla'sında belki de en büyük sorun buydu. Dev sürüngen filmin 30. dakikasına sahneye çıkıyor ve film bitene kadar da gözümüzün önünden ayrılmıyordu. Bu yüzden bir süre sonra etkileyiciliğini kaybediyordu. Del Toro'da bu sorunun farkında ve en büyük dövüş sahnesinde, metronoma doğru minimal bir dokunuş yaparak algıları dürtüyor. Michael Bay'in bu konuda pek bir sorunu yok, çünkü sahnelerinin çoğunda robotlar ve insanlar iç içe. Algılar sürekli yenileniyor böylece.
Pacific Rim'de tek hoşuma giden şey, Mako Mori'nin anılarındaki uzak doğulu sevimli kız oldu. Onun dışında, IMAX'te 3D izlemiş olmama rağmen, etkileyicilikten uzak bir deneyimdi benim için. Del Toro'nın dokunuşlarından mahrum kalmış bir film ne yazık ki.
Dev yaratıkların birbirine gemilerle vurduğu film, elbetteki gençleri salonda zevkten zevke sürükleyecek, imdb puanlarını yukarılara taşıyacaktır ama iki sene sonra filmi kimse hatırlamayacaktır. Oysa ki, Pan'ın Labirenti yıllar sonra bile ev sinema partilerinin gözbebeklerinden biri olmaya devam edecektir.
29 Nisan 2013 Pazartesi
The Last Stand
Sylvester
Stallone, The Expendables filmlerinde bir çok kez yaşlılığı ile dalga geçmişti.
Aynı şekilde Bruce Willis’te A Good Day to Die Hard ve G.I. Joe: Retaliation
filmlerinde, ilerleyen yaşını ti’ye alarak sempati yaratmaya çalışmıştı.
Onlarla aynı dönemin aksiyon yıldızı olan Arnold Schwarzenegger’da bu akıma
uyuyor ve The Last Stand’te yaşlılığını espri malzemesi yapıyor. Klasik
Terminator sahnelerinden birine gönderme yaparak camdan içeri atlıyor ve ‘nasılsın?’
sorusuna ‘yaşlıyım’ diye cevap veriyor. İhtiyar delikanlıların, günümüz aksiyon
sinemasında yer bulabilmek amacıyla yarattıkları bu sempatik trendin umarım
suyu çıkmaz.
Yazıya
Arnie’den başladım ama The Last Stand’i izleme sebebim, kas çöplüğü gibi
perdede dikilen Terminator eskisi değil tabi ki. Favorim olan Güney Koreli sinemacı
Jee-woon Kim’in ilk Hollywood filmine şahit olmaktı amacım. Kendisi son on
yılda farklı türlerde çektiği filmlerle, bana en çok keyif veren Uzakdoğulu haline
geldi. A Tale of Two Sisters ile korku sinemasına daldı. A Bittersweet Life ile
mafya dünyasında bir aşk destanı anlattı. The Good The Bad The Weird ile absürt
bir western bozmasını eğlence hayatımıza soktu. I Saw The Devil ile de, insanın
içindeki şiddet eğilimine göz attı. Bir yandan da, Byung-hun Lee gibi harika
bir oyuncuyla tanışmamıza vesile oldu ki, kendisi yakında Red 2 ile karşımıza
çıkacak.
Bu harika
referansların ardından Kim’in Amerika macerasına nasıl bir film ile
başlayacağını merak ediyordum. Bir ara Stephen King harikası Stand’in yeniden
çevrimiyle adı anıldı ve heyecan yarattı ama sonuçta, Arnie’nin ikinci bahar
turlarına alet oldu.
Aslında çok
büyük beklentilere girmediğinizde, bazı eğlenceli anlar barındıran bir sabun
köpüğü var karşımızda. Fakat, sinema okulundan yeni çıkmış birinin bile
kotarabileceği türden bir film bu ve Kim gibi bir dehanın boşa zaman harcaması
insanı üzüyor.
Meslektaşı ve
hemşerisi Park’ta aynı zamanlarda Stoker ile kendini büyük pazara attı ve daha
kendine özgü bir film ortaya koydu. Belki, yabancısı olduğu devler ligine
ısınmak için böyle bir yol seçmiştir. Umarız ki, ısınma turu tek filmle sınırlı
kalır ve kendisinden beklediğimiz harikaları peşpeşe önümüze sermeye başlar.
Filmle ve
oyuncularla ilgili söyleyecek çok bir şey yok. Arnie zombi vücut şampiyonu gibi
dolanıyor ortalıkta. Kadronun en kalitelileri Peter Stormare ve Forest Whitaker
kendilerini sıkmadan aldıkları paranın hakkını veriyorlar. Johnny Knoxville
kendisine yüklenen ‘komik adam’ sorumluluğunun altından kalkıyor. Teknik
anlamda herhangi bir sıkıntısı yok filmin. Senaryo benzerleri gibi sayısız
klişe ve mantıksızlık içeriyor. Daha önce de dediğim gibi, beklentiyi sıfırda
tuttuğunuz zaman az çok eğleniyorsunuz.
Kim’in ‘az
çok eğlendiren’ filmlere saplanmamasını ve bir an önce gerçek yüzünü
göstermesini umarak, The Last Stand’ı ciddiye almadan yolumuza devam ediyoruz.
28 Nisan 2013 Pazar
Stoker
Son on yılda Güney Kore sinemasından çıkan en önemli
isimlerden biri Chan-wook Park. En zayıf filmleriyle bile vasatı aşmayı bilen
ve kendine has sinemasıyla geniş bir hayran kitlesi edinen sinemacının, genel
seyirciye en yakın ve geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan filmi elbette ki,
Oldboy. Sözkonusu filmi olmasaydı, belki de Amerika macerası daha geç
başlayacak ya da hiç gerçekleşmeyecekti.
Park büyükler ligindeki ilk maçına 1 – 0 yenik başlıyor. Bunun
sebebi, uzak doğudan gelen meslektaşlarının, kültürel ve sistemsel
farklılıklardan dolayı Hollywood’ta kalıcı olmayı pek başaramaması. Kendisiyle
aynı dönemde Amerika’ya göç eden hemşerisi ve benim favori Korelim Jee-woon Kim
(I Saw The Devil, The Good The Bad The Weird, A Bittersweet Life), bu sorunu The Last Stand gibi ikinci sınıf bir
Arnold filmi çekerek berteraf etmeye çalıştı. Park daha zekice bir yola
başvuruyor. Hikayesini az sayıda karakter ve zamansıza yakın kısıtlı mekan
üzerinden anlatıyor. Bu sınırları daraltma yöntemi, durumu 1 – 1 beraberliğe
taşıyor. Henüz maçın da ilk yarısındayız.
Prison Break’in yıldızı Wentworth Miller’ın acemi ve kopuk
ama aynı derecede iyi niyetli senaryosu, başka bir yönetmenin elinde komik
sonuçlar doğurabilirdi. Yazarlık hayatının büyük bir şansla başladığını
söyleyebiliriz.
Yönetmenin bildiğimiz çılgınlıkları, doğal olarak biraz
törpülenmiş halde çıkıyor karşımıza. Standart Hollywood kurgusunu takmayan ve
kamerayı kendi kurallarıyla kullanan Park, sisteme teslim olmayacağının
sinyallerini veriyor ve skoru 2 – 1 lehine çeviriyor.
Mia Wasikowska, bir yandan neler olduğunu anlamaya çalışan,
bir yandan da kadınlığını keşfe çıkan India rolüyle, bugüne kadar ki en iyi
performansını sergiliyor. Oyunculuğu ve görüntüsü Park’ın kadrajlarıyla son
derece uyumlu. Kilit karakter Charlie Amca’da Matthew Goode fena durmuyor.
Filmin asıl felaketi Nicole Kidman. Hiçbir zaman haz almadığım oyuncu, son
haliyle o kadar plastik görünüyor ki, kesinlikle beyazperdeye yakışmıyor. Kızının
özel! durumu nedeniyle tüm zamanını O’na ayıran kocasına duyduğu özlem ve
kızına duyduğu nefret duygularını göremiyoruz Kidman’ın yapay suratında. Onun
yüzünden durum 2 – 2 ye geliyor ve maç berabere bitiyor.
Charlie Amca oldukça ilginç bir karakter aslında. Kocasının
genç halini andırdığı ve çılgınlar gibi seviştikleri yılları hatırlattığı için
Evelyn’i etkiliyor. Aynı deli kanı taşıdıkları için de India’yı kendine
çekiyor. India’nın Dextervari hikayesinde Dexter’in abisi Rudy’nin konumuna
yerleşiyor. Fakat daha iyi yazılabilir, sinema tarihine geçecek bir karakter
olabilirdi.
Miller’ın ilk senaryo zaafları ve Park’ın farklı kulvardaki
ilk maçı olmasından kaynaklanan çekincelerine rağmen, kalburüstü bir yapım Stoker.
Kidman yerine başka (herhangi) bir oyuncu olsaydı ve Charlie karakterine biraz
daha özen gösterilseydi, başyapıt çıkarma potansiyeli bile varmış filmin.
Olsun, artık önümüzdeki maçlara bakacağız.
21 Nisan 2013 Pazar
Evil Dead, Şeytanın Ölüsü'dür...
Öncelikle filmi ülkemizde Kötü Ruh adıyla vizyona sokmak
fikrini yumurtlayan arkadaşa selam söylüyorum! Yabancı filmlerin, isimlerinin
birebir Türkçe karşılığı ile yayınlanmasını savunmuyorum ama remake’lerin bir
ayrıcalığı olmalı. Orjinali hangi isimle sevilip kült olmuşsa, yeniden
çevrimlerinin de aynı isimle gösterilmesi gerekir. Bu yüzden Evil Dead, Şeytanın Ölüsü'dür.
Son on yılda, Hollywood’un kaynak noksanlığından dolayı,
diğer türler gibi korku filmlerinin de yeniden çevrimlerinde müthiş bir artış
olduğu aşikar. Bunların içinde en başarılısı, yetenekli korkucu Alexandre Aja’nın
kotardığı The Hills Have Eyes’tı. Geri kalanlar (A Nightmare on Elm Street, Friday
the 13th, The Texas Chainsaw Massacre, The Thing, The Fog, vs.) içi boş,
fabrikasyon ve başarısız filmlerdi. Bence bunun en büyük sebebi; orijinal filmlerin
yaratıcılarının yeniden çevrimlere sadece yapımcı sıfatıyla isimlerini koyarak,
pastadan dilim kapmaktan başka niyetlerinin olmamasıydı. Evil Dead’de ise durum
farklı. Orijinal serinin babaları Sam Raimi ve Bruce Campbell, çocuklarını tam
anlamıyla sahiplendiler ve her aşamada prodüksiyonun bir parçası oldular. Bruce
Campbell demişken, film bittikten sonra jeneriğin sonunu beklerseniz, Ash ile
hasret giderebilirsiniz.
Gelelim filme. Tipik uyarımızı yapalım; kanlı sahneleri,
kopan kolları, yanan vücutları midesi kaldırmayanlar, filmden uzak dursunlar.
Hatta sinema salonunun önünden bile geçmesinler, üzerlerine kan sıçrayabilir :)
Diğer bir uyarım ise; kanlı korku filmlerini sevenler ve serinin hayranları,
Evil Dead’i sinemada izlemezseniz lanetlenirsiniz :)
Yönetmen Fede Alvarez ilk filmi çok iyi analiz etmiş ve
yenileme aşamasında doğru tercihlerde bulunmuş. Kulübede toplananların
motivasyonlarının başlıbaşına bir gerilim sebebi olması, filmin ciddi havasına
son derece olumlu katkıda bulunuyor. Bir grup gencin ölüme koşması için, illa
ki parti yapmaları gerekmiyormuş demek ki. Senaryonun neredeyse en önemsiz
etmen olduğu bu tip filmler için, bu yaklaşım oldukça başarılı. Diğer bir
senaryo başarısı da, iblisin ilk kurbanının filmin son bölümünde esas kıza
dönüşmesi. Bu da yaratıcı bir fikir.
Filmde elbette bir çok klişe var ama unutmayalım ki, bu
klişeleri yaratan korku klasiklerinden biri Evil Dead.
Genç oyuncular rollerinde son derece başarılı ve
inandırıcılar. Teknik kısımlar sorunsuz. Sam Raimi’nin yokluklar içinde
yarattığı sahnelere saygı duyarak ve gelişen teknolojiyi oyuncak gibi kullanmak
yerine, dozunu tutturarak başarıya ulaşıyor yönetmen.
Sonuç olarak, en başarılı korku remake’i ünvanını The Hills
Have Eyes’ın elinden alıyor Evil Dead. Bunu da sonuna kadar hak ediyor. Diğer
türlerle iç içe geçmiş korku filmlerinden sıkıldıysanız, gerçekten kanlı ve
ciddi bir korku filmi olan Evil Dead vizyonda. Sinemalarda çok uzun süre
kendine yer bulabileceğini sanmıyorum, bu yüzden acele edin ve beyazperde de ki
kan banyosunu kaçırmayın.
18 Nisan 2013 Perşembe
Oblivion
Oblivion tam anlamıyla bir Tom Cruise fetişi. İki saat
boyunca sürekli adamı izliyoruz, yüzlerce farklı planda ve açıda. Eğer Cruise’a
aşıksanız, bu aşkınızı doyasıya yaşamanız için fırsat sunuyor film. Ama aşık
değilseniz, oldukça sıkıcı bir deneyime hazır olun.
Aslında görüntüler, mekan ve araç tasarımları son derece başarılı
ve yaratıcı. Kamera arkasını izlediğinizde, yönetmen Kosinski’nin geleceğin
dünyasını yaratmak için nasıl kafa patlattığına şahit oluyorsunuz. Fakat ne
yazık ki, tüm bu çabalar Cruise fetişinin gölgesinde kalıyor.
Gelelim hikayeye. 1968 yapımı unutulmaz Planet of the Apes’ten
beri tonlarca alternatif gelecek filmi ve sürpriz sonlar izledi seyirci.
Özellikle de son yirmi yılda bu tür filmlerin sayısı çığ gibi arttı. Günümüz
izleyicisi artık gördüğü her sahnenin ardından geçen beş saniye içinde, kendi
kafasında bir çok fikir ve teori üretiyor. Bu durumda da şaşırtıcı olmak her
geçen gün zorlaşıyor.
Oblivion’da
zaten çok az karakter olduğu için, seyirciyi sürpriz öncesinde farklı uçlarda
gezdirme şansını da bulamıyor yönetmen. Uzun bir süre Jack’in kule ile dünya
arasında mekik dokumasını izliyoruz. Daha fragmanı izlediğimiz zamanlardan
biliyoruz ki, hiçbir şey ona anlatıldığı gibi değil. Önümüzde çok katmanlı bir
hikaye olmadığı için de, tüm gelişmeleri film daha bize göstermeden dakikalar öncesinde
kendimiz keşfediyoruz.
Eski
ve yeni tarihli bir çok bilimkurgu filmine gönderme yapıyor Joseph Kosinski
fakat hikayenin yavanlığından dolayı bu göndermeler pek keyif vermiyor. Tron:
Legacy’den kendisinin kötü bir yönetmen olmadığını biliyoruz ama özellikle de
kendi yazdığı yayınlanmamış çizgi romanından uyarladığı filme daha hakim
olmasını, Cruise fetişine kendini ezdirmemesini beklerdik.
Sonuç
olarak, Oblivion klişe karakterler ve klişe sahnelerden oluşan, güzel görünümlü
ama içi boş bir film. En başarılı yanı ise, kesinlikle müzikleri.
2 Nisan 2013 Salı
David Fincher'ın Zikzakları
Son yirmi yılın en önemli
yönetmenlerinden biri David Fincher. Bu savıma kimsenin itirazı olacağını
sanmıyorum. Klip aleminden zıpladığı sinema dünyasına, bir çok modern klasik
hediye etti.
Fincher’ın filmografisiyle ilgili
nacizane bir tespitim var. İstikrarlı şekilde, sırayı hiç bozmadan, bir iyi bir
kötü film çekerek, hatasız bir zikzak çiziyor sevgili yönetmenimiz. Bu sayede,
bir sonraki filminin iyi mi yoksa kötü mü olacağını önceden kestirebiliyoruz. İnanmazsanız,
sıralamaya bir bakın.
Kötü: Alien 3
1992 yılında ilk uzun metraj filmine
imza atan Fincher’ın belki de en büyük talihsizliği, Alien gibi efsane bir seriye
el atmış olmasıydı. Sonuçta, milyonlarca hayranı olan serinin her bölümü büyük
beklenti yarattığı için, omuzlarındaki yük iki katı fazlaydı. Çekim süresinde
yapımcı firmayla yaşadığı sorunlar da eklenince, Alien 3’ün vizyon macerası bir
fiyaskoya dönüştü. Daha sonra video ve CD aleminde yeniden keşfedilip en
azından zararını kapatsa bile, serinin en zayıf halkası olarak anılmaktan
kurtulamadı.
İyi: Seven
1995 yılında Fincher ilk klasiğine
imza attı ve bize Seven’ı sundu. Andrew Kevin Walker’ın harika senaryosu ve son
derece uyumlu oyuncu kadrosunu arkasına alan yönetmen, kurduğu enfes görsel
yapı ile birlikte, aklımızı başımızdan aldı. Dehşet verici finali ile de,
duygularımızı yerden yere vurdu.
Kötü: The Game
Michael Douglas ve Sean Penn gibi
iki dev oyuncuyu buluşturan film, 1997 yılında çıktı seyircinin karşısına.
Kağıt üzerinde iyi bir fikir gibi duruyordu ve yine görsel olarak üst seviyede
idi. Fakat senaryo boşluklarla ve saçmalıklarla doluydu ve sinema tarihinde
kaybolup gitti.
İyi: Fight Club
Birçok sinema harikasına
kavuştuğumuz yıl olan 1999’da, bir çok sinefilin ‘en iyi filmler’ listesinde
ilk üçe adını yazdıran Fight Club ile çıktı karşımıza Fincher. Yahudi
lobisinden dolayı hiçbir ödül töreninde adı geçmeyen ve gerektiği kadar bilet
satamayan bu harika yapıt, en büyük ödülü seyirciden aldı. Her geçen gün daha
da kültleşti, seveni arttı ve bir sinema olgusu haline geldi. Oysa ki,
uyarlandığı kitap, yazarı Chick Palahniuk’un en iyi eserlerinden biri bile
değildi. Dinamik ve hatasız senaryo, hayatını bu role hazırlanarak geçirmiş
gibi oynayan kadro, yaratıcı kurgu ve rüya gibi görsellik, Fincher’ın dehasında
bir araya geldi ve yönetmenin sonsuz kredi kazanmasını sağlayan film ortaya
çıktı. Artık klasik sinema için Citizen Kane ne ise, modern sinema için de Fight
Club oydu.
Kötü: Panic Room
Bir daha Fight Club gibi bir filmin
çekilemeyeceğini bilen seyirciye, 2002 yılında Panic Room’u sundu Fincher. Bu
kapalı mekan gerilimi, daha çok yönetmenin kendince görsel denemeler yaptığı
bir oyun alanı gibiydi. Ne bir beklenti vardı filmle ilgili, ne de akılda
kalıcı bir yanı.
İyi: Zodiac
Yaşanmış bir seri katil olayını
anlattığı film, 2007 yılında çıktı seyircinin karşısına. Başka bir yönetmenin
elinde sıkıcı hale gelebilecek olan senaryo, Fincher’ın maharetli ellerinde
başarılı bir dram/gerilime dönüştü. Her filminde olduğu gibi, doğru oyuncu
tercihleri, görsel başarısıyla birlikte en önemli artılarıydı projenin.
Kötü: The Curious Case of Benjamin
Button
Harika bir fikri vardı, 2008 yapımı The
Curious Case of Benjamin Button’ın. Fincher’ın artık marka olduğu görsel
harikalar yaratma yeteneğini, en iyi kullanabileceği fikirdi bu. Dijital
efektleri amaç değil araç olarak kullanmayı en iyi bilenlerden biri olduğunu bu
filmle tekrar gösterdi izleyiciye. Fakat ilk yarım saati dışında, hikaye defalarca
yanlış yollara sapıyor ve aynı senaristin elinden çıkan Forrest Gump’ın kötü
bir kopyası gibi duruyordu. Epik film yapısı kurmayı beceremeyen film,
biyolojik yapısı tersine çalışan bir kişinin belgeselini sunuyor gibiydi. Dramatik
olmayı ve seyirciyi etkilemeyi başaramayan sahneler silsilesi ardı ardına sıralanıyordu
filmde ve etkileyici olan tek şey; Brad Pitt’in gençleştirilme efektiydi.
Benjamin ile Daisy’nin kavuşamamasına üzülmemiz bekleniyor ama bir yandan Benjamin’in
kasabanın en güzel hatunlarıyla gününü gün etmesi bir yandan da Daisy’nin büyük
şehirde partiden partiye koşması sunuluyordu önümüze. Tilda Swinton’un canlandırdığı
Elizabeth Abbott karakterinin hikayede hiçbir önemi olmaması da ayrı bir
sorundu.
İyi: The Social Network
Son yılların en büyük internet olayı
Facebook’un ortaya çıkış hikayesinden, bu kadar keyifli ve ödül kovalayacak bir
film kotarmayı, ancak Fincher gibi üst düzey bir sinemacı başarabilirdi. 2010
yılında Aaron Sorkin’in hatasız senaryosundan, çizdiği zikzaklara uygun olarak ‘iyi’
bir film çıkardı Fincher.
Kötü: The Girl with the Dragon
Tattoo
Kendi ülkesinden çıkan uyarlama
serisini daha yeni izlemişken Amerikan versiyonunu çekmek, zaten baştan kötü
bir fikirdi. ‘Daha sert’ sloganıyla yapımcı firmanın kandırmacası olarak
önümüze sürülen film, ne daha sertti, ne daha iyi. Tam tersine, daha hantal ve
daha sıkıcıydı. Steven Zaillian gibi Oscar’lı bir senaristi, Daniel Craig gibi
popüler bir oyuncusu ve David Fincher gibi bir yönetmeni olmasına rağmen, bu
kadar kötü bir film olması şaşırtıcı değildi ve gereksizdi.
Bu istikrarlı filmografiye göre,
sırada iyi bir Fincher filmi bizi bekliyor diyebiliriz. Tabi bu sırayı, House
of Cards ile savmadıysa. Formda bir Kevin Spacey ile keyifli bir sezonu geride
bıraktık ve umarım aynı zikzakları dizi kariyerine de uygulamaz sevgili
yönetmenimiz.
Etiketler:
benjamin button,
david fincher,
fight club,
film,
filmografi,
house of cards,
movie,
panic room,
seven,
sinema,
yazı,
zodiac
30 Mart 2013 Cumartesi
G.I.Joe: Retaliation
G.I. Joe: Retaliation (G.I. Joe: Misilleme) fragmanından
fazlasını vermeyen, ilk filmi sömüren ve üzerine eklemek bir yana, itibarı
sıfırlayan o kötü devam filmlerinden.
İlk filme dönelim öncelikle. 2009 yapımı G.I. Joe: The Rise
of Cobra (G.I. Joe: Kobra’nın Yükselişi) bir çok yarı-popüler oyuncuyu
bünyesinde barındıran, orta halli bir popcorn sineması örneğiydi. Her birinin
kendine ait bir hayran kitlesi olan Joseph Gordon-Levitt, Sienna Miller, Rachel
Nichols, Ray Park, Dennis Quaid, Channing Tatum, Jonathan Pryce, Arnold Vosloo,
Marlon Wayans ve Brendan Fraser’ı bir arada görmek, filmi izlemek için yeterli
sebepti. Vasat senaryoya rağmen, The Mummy, The Mummy Returns ve Van Helsing
ile, eğlenceli filmler yapabildiğini ispatlamış olan Stephen Summers’ın varlığı
da yanımıza kar kalmıştı.
Anlaşılan o ki, yukarıda saydığım isimlerin hemen hemen
hepsi (yönetmen dahil), ikinci filmin senaryosunu görünce dünyanın öbür ucuna
kaçmışlar. Yapımcılar da, kaçamayacak kadar ağır olanlarla ikinci filmi çekmeye
karar vermişler.
İlk film ile tanınmaya başlayan ve muhtemelen anlaşması
gereği ikinci filmde bulunmak zorunda kalan Channing Tatum (Duke) filmin on
beşinci dakikasında ölerek acısına son veriyor ama bu durum seyircinin zihninde
karmaşa yaratıyor. Ana karakterin filmin başında uyduruk bir şekilde
ölebileceğine ihtimal vermeyen seyirci, film boyunca Duke’un bir yerlerden
çıkmasını bekliyor ama bu beklenti boşa çıkıyor. O zaman da anlıyoruz ki,
yapımcıların tek amacı, Tatum’un popülerliği sayesinde insanları kandırarak
salonlara çekmek.
Duke’un ölmesiyle birlikte, asla iyi bir oyuncu olmayacak
Dwayne Johnson’ın karakteri Roadblock, rütbesi gereği başrole yükseliyor. Son
zamanlarda önüne gelen her filme, muhtemelen senaryoyu okumadan balıklama
atlayan Bruce Willis’in de eklenmesiyle felaketin boyutları büyüyor.
Senaryo zaten yerlerde sürünüyor. Oyuncular bitse de gitsek
havasında. Yönetmen koltuğunda oturan Jon M. Chu, ilk büyük projesini eline
yüzüne bulaştırıyor. Filmin elinde kalan tek kozu aksiyon sahneleri ve bu
sahneler çok kötü çekilmiş. Her bir kare yaratıcılıktan, yetenekten ve
eğlendirmekten çok uzak.
Filmin vizyon tarihi, 3D’ye çevrilme işlemlerinden dolayı
yaklaşık bir sene ertelenmişti. Keşke üç beş sene ertelenseydi. Belki bu sürede
varlığını unutur ve hiç vizyona sokmazlardı.
25 Mart 2013 Pazartesi
Seven Psychopaths
Her sinemasever gibi, harikalar
harikası In Bruges’dan sonra, Martin McDonagh’ın ikinci uzun metrajını merakla
bekliyordum. Muhtemelen yine her sinemasever gibi, Seven Psychopaths’ı
izleyince hayal kırıklığına uğradım.
İlkinden daha geniş kadro (özellikle;
efsane Christopher Walken) ve ilkinden daha geniş hikaye, pek sarmamış
anlaşılan McDonagh’ı. İlk filmin olumlu havası dağılmadan, ikinci filmi yapmak
telaşına kurban gitmiş gibi bir hali var.
Seven Psychopaths’ın ilk yarısı ‘eh’
dedirtiyor. Hikayeyi kurma ve karakterleri tanıtma bölümleri fena değil ve
eğlenceli anlar barındırıyor. Fakat bir filmi iyi yapan, ikinci yarısıdır. İlk
yarıda ortaya attığınız puzzle parçalarını, ikinci yarıda düzgün şekilde
toparlayamaz ve doğru yerlere oturtamazsanız, resmi sağlıklı şekilde
tamamlayamazsınız. Film bir noktadan sonra parçaları toplamaktan bile
vazgeçiyor ve hikaye kendi kendini yavan bir şekilde sonlandırıyor.
En büyük sorunlardan biri de,
McDonagh’ın senaryo aşamasında yaşadığı kararsızlıklar. Hangi hikayeyi
anlatacağına, kimin bakış açısını kullanacağına bir türlü karar veremiyor.
Özellikle ilk bölümde, her an bir patlama beklentisi yaşıyor
seyirci. Çünkü hem senarist/yönetmenin, hem hikayenin, hem de oyuncuların potansiyeli
var. Fakat ne yazık ki, bu beklenti boşa çıkıyor.
Oysa ki, yaşadığı telaş bir yana, In Bruges’in hatırına daha
çok kredisi var McDonagh’ın. Christopher Walken ve güzeller güzeli Olga
Kurylenko’yu bize sunduğu için, bu filmi görmezden geliyoruz ve yeni In Bruges’lar
beklemeye devam ediyoruz.
19 Mart 2013 Salı
Bates Motel
Alfred Hitchcock’un efsane filmi
Psycho’dan dizi yapma projesini ilk duyduğumda şaşırmıştım. Dizi potansiyeline
sahip o kadar film varken, Psycho’nun ele alınması garip gelmişti.
Efsane filmlere dokunulmamasını,
yeniden uyarlanmamalarını veya dizilere malzeme olmamalarını savunan taraftan
değilim. Tam tersine, tekrar tekrar ele alınmayan efsanelerin yok olup
gideceklerini düşünüyorum. Sadece üç beş sinefilin tekelinde değil, bahse konu
filmler.
Bu projede ilginç olan, hikayenin
sonunun nereye varacağının net ve ayrıntılı şekilde biliniyor olması. Öbür
taraftan, sonunda batacağı bilinen Titanic filmi değil miydi rekorlar kıran,
diye de düşünebiliriz.
Hikayenin ve karakterlerin bilinmeze
olan yolculuğu, seyir zevkimizin temelini oluşturur. Bates Motel gibi
projelerde ise, seyir zevkinin temelinde, karakterlerin bildiğimiz sondaki
hallerine dönüşümlerini keşfetmek yatıyor.
Elbette ki, projede en önemli
noktalar ana/oğul ilişkisi. Durum böyle olunca oyuncular da en önemli unsurlar
haline geliyor. Norma Bates rolünde, başka dünyadan geldiğini düşündüğüm (hem
güzellik hem yetenek olarak) Vera Farmiga var. Sinema tarihinin en kült
karakterlerinden Norman Bates’e ise, Freddie Highmore can veriyor. Anthony
Perkins’in yerini elbette kimse dolduramaz. Hem format ve dönem farklılıkları, hem
de karakterin değişik zamanlarının ele alındığını göz önünde bulundurarak,
aralarında bir kıyaslama yapmamak gerekir. Highmore’un Finding Neverland ve The
Spiderwick Chronicles ile iyi bir çocuk oyuncu dönemi geçirdiğini de
hatırlatırım. Şimdi de, yetişkin döneminin ilk büyük sınavı var karşısında.
Bates Motel, izlediğim ilk bölümüyle
ne iyi ne de kötü anlamda bir öngörü yaratmadı bende. Bir yandan da, otel ve evi yeniden görmek hoş bir nostalji yarattı. Sonuç olarak, arkasını
yasladığı efsanenin ve oyuncularının hatırına bir sezon şans verilmeyi hak
ediyor bence.
Etiketler:
bates motel,
dizi,
dizi film,
dizifilm,
yabancı dizi,
yeni dizi,
yeni sezon
17 Mart 2013 Pazar
Oz The Great and Powerful
Seyretmesi keyifli bir film Oz The
Great and Powerful. Van Helsing filmindeki gibi siyah beyaz açılışı, Oz
dünyasına geçince renklenmesi, Oz’un envai çeşit canlısı, mekanları,
kostümleri, karakterleri ve oyuncuları, görsel efektleri ve harika adam Danny Elfman
imzalı müzikleriyle, her anı dolu ve renkli bir Disney yapıtı. Üç boyut
özelliği de başarıyla kullanılmış.
Yaşayan en güzel kadınlardan üçü, Rachel Weisz, Mila Kunis ve
Michelle Williams’ı cadı olarak görmek eğlenceli. İlk gördüğünüzde Hollywood
yıldızı olmasını sağlayacak bir özelliği yokmuş gibi görünmesine rağmen, oynadığı
her filmde (özellikle 127 Hours ve Rise of the Planet of the Apes) seyirciyi
perdeye bağlayan James Franco da rolünün hakkını veriyor. Sanal karakterler de
gerçek karakterler ile oldukça uyumlu.
Peki, Oz’un bir Sam Raimi filmi olduğunu gösteren alametler
neler? Hiçbir şey. Yarın Sam Raimi’nin öldüğünü ve cenaze namazına gittiğimizi
düşünelim. Sinefil bir hocaya denk gelirsek ve hoca ‘ey cemaat, en çok hangi
filmini severdiniz?’ diye sorarsa, verilecek cevaplar; Evil Dead üçlemesi,
Darkman, A Simple Plan ya da The Gift olurdu. Kimsenin Spider-Man üçlemesini ya
da Oz’u dile getireceğini sanmıyorum. Benzer yolda ilerleyen (hatta daha kötü
yolda) Tim Burton’ın iyi filmlerinin hiçbirinin son on yılda çekilmemiş
olduğunu hatırlayalım. En azından Raimi arada bir Drag Me to Hell gibi filmler
ile ağzımıza bal çalıyor. Ne yazık ki Burton, kendi harikası Frankenweenie’yi
bile yerin dibine sokacak kadar özünden uzaklaşmış durumda.
Kimi yönetmenler büyük prodüksiyonlara tarzlarını yansıtıp
imzalarını atabiliyorlar. Spielberg, Fincher, De Palma gibi. Kimileriyse küçük
filmlerin özgürlüğünde parıldarlar. Joss Whedon’u ele alalım. The Avengers’ta kendini
göstermeyen (gösteremeyen) Whedon’un parlak zekası, The Cabin in the Woods’un
her yerinden fışkırıyordu.
En başta dediğim gibi, neredeyse sorunsuz ve ailece izlenecek
güzel bir Disney filmi Oz. Ama bana, güzel bir Disney filmi mi, yoksa orta
karar bir Sam Raimi filmi mi izlemek istersin diye soracak olursanız, oyum her
daim Raimi’den yana.
Etiketler:
film,
film eleştirisi,
film eleştrisi,
james franco,
michelle williams,
mila kunis,
movie,
muhteşem ve kudretli oz,
oz,
oz the great and powerful,
rachel weisz,
sam raimi,
sinema
16 Mart 2013 Cumartesi
The Impossible
Etkileyici olmak, bir filmin ‘iyi’ sıfatını haketmesi için yeterli
midir? Elbette ki hayır. Kıyamet Günü (The Impossible) de maalesef bu sıfatı haketmiyor.
Filmin tüm
dinamiği, yakın tarihte yaşanmış büyük tsunami felaketinin yarattığı dramı, bir
Amerikan ailesi üzerinden yansıtması üzerine kurulu. Yaşanan olayın kendisi
zaten büyük bir dram içeriyor. O dönemde herkes aylarca televizyondan ve
internetten olayın görüntülerini izledi. Film bahsettiğim görüntülerden
fazlasını sunmuyor bize. Ortada bir sinema filmi yok. Belgesel kanallarında
yayınlanan canlandırmaların, iyi oyuncularla ve yüksek prodüksiyonla çekilmiş
bir versiyonu sadece karşımızdaki.
Yönetmen
Juan Antonio Bayona’nın ne kadar yetenekli bir sinemacı olduğunu Yetimhane (El
Orfanato) filminden biliyoruz. Fakat The Impossible’da ne yazık ki herhangi bir
yönetmen dokunuşuna rastlayamıyoruz. Zaten yönetmenin ve teknik ekibin elinde,
olayı canlandırmalarını sağlayacak milyon sayıda video, resim ve doküman var.
Bu veri tabanını, ayrı düşmüş aile bireylerini bir araya getirmek kadar sığ bir
hikayenin altına yerleştirmek için yetenekli olmak bile gerekmiyor.
Bir ara
Lucas insanlara yardım etmek için harekete geçiyor ve bunun Pay It Foward
filmindeki gibi bir iyilik seline dönüşeceğini sanıyoruz. Fakat bu girişim çok
kısa sürüyor ve yapay duruyor. Anlıyoruz ki, bahsettiğim bu bölüm, Lucas’ın
annesini kaybettiği sahne gibi tamamen süreyi doldurmak ve hikayeye hareket kazandırmak
için yapılmış anlamsız bir girişim.
Oyuncuların
hepsi başarılı. Ellerinde derinliği olmayan, anlık karakterler olduğu için aksi
pek mümkün olamazdı zaten. Yine de Naomi Watts’ı izlemek, her filmde ayrı bir
keyif veriyor.
Sonuç
olarak; The Impossible sırtını yakın zamanda yaşanmış büyük bir felaketin,
hafızalarımızdaki taze anılarına yaslayan ve bunun üzerine sinema adına herhangi
bir şey koymayan bir film. Beyazperdeye yansımış uzun bir canlandırmadan ötesi
değil. Filmi izlerken ağlıyorsunuz ama bunun sebebi filmin iyi olması değil,
olayın kendisinin dramatik olması ve iyi oyuncularla kotarılması. Şunu
unutmayın; çok güldüren, çok ağlatan, çok korkutan filmlere ‘iyi film’ denmez.
18 Şubat 2013 Pazartesi
Hansel and Gretel: Witch Hunters
İyi bir fikrin, ne yapacağına karar verememiş filmlerde heba edilmesi kadar kötü bir şey yok sanırım.
Hansel ve Gretel'in cadı avcısına dönüşmesi güzel bir fikir. Hansel'in şeker hastası olması, kronolojinin hiçe sayılarak her türlü alet edevatın hikayeye katılması gibi ufak ayrıntılar da fikrin içine güzel yedirilmiş.
Filmin sorunu, çocuklara mı yoksa yetişkinlere mi hitap edeceğine karar verememiş olması.
On dört yaşından büyük kimseyi tatmin etmeyecek kadar basit bir hikaye anlattığı için, filmin çocuklara yeltendiğini düşünüyoruz. Trol'ün Gretel sevdası ve 'tip' halindeki iyi ve kötü karakterler gibi ayrıntılar da, bu düşüncemizi destekliyor.
Fakat bir bakıyoruz, Peter Jackson'ın ilk zaman filmleri gibi hoyratça kullanılan kan, patlayan kafalar, kırılan kemikler gırla gidiyor.
Yaş sınırlamasından dolayı çocuklar izleyemiyor, basitliği yüzünden yetişkinleri tatmin edemiyor. Böylece güzel bir fikir arada kaynayıp gidiyor.
Bize de, Gemma Arterton'un kusursuz güzelliğini izlemek ve Famke Janssen ile (gerçek yüzü fazla görünmese de) nostalji yapmak kalıyor.
Bir yandan da Hollywood'un iki yıldır Jeremy Renner'dan aksiyon yıldızı yapma çabasının son halkasına şahit oluyoruz. Bakalım önce onlar mı pes edecek, yoksa biz mi. Ya da adamcağız bir aksiyon sahnesinde kolunu bacağını kırıp emekli olacak :)
Hansel ve Gretel'in cadı avcısına dönüşmesi güzel bir fikir. Hansel'in şeker hastası olması, kronolojinin hiçe sayılarak her türlü alet edevatın hikayeye katılması gibi ufak ayrıntılar da fikrin içine güzel yedirilmiş.
Filmin sorunu, çocuklara mı yoksa yetişkinlere mi hitap edeceğine karar verememiş olması.
On dört yaşından büyük kimseyi tatmin etmeyecek kadar basit bir hikaye anlattığı için, filmin çocuklara yeltendiğini düşünüyoruz. Trol'ün Gretel sevdası ve 'tip' halindeki iyi ve kötü karakterler gibi ayrıntılar da, bu düşüncemizi destekliyor.
Fakat bir bakıyoruz, Peter Jackson'ın ilk zaman filmleri gibi hoyratça kullanılan kan, patlayan kafalar, kırılan kemikler gırla gidiyor.
Yaş sınırlamasından dolayı çocuklar izleyemiyor, basitliği yüzünden yetişkinleri tatmin edemiyor. Böylece güzel bir fikir arada kaynayıp gidiyor.
Bize de, Gemma Arterton'un kusursuz güzelliğini izlemek ve Famke Janssen ile (gerçek yüzü fazla görünmese de) nostalji yapmak kalıyor.
Bir yandan da Hollywood'un iki yıldır Jeremy Renner'dan aksiyon yıldızı yapma çabasının son halkasına şahit oluyoruz. Bakalım önce onlar mı pes edecek, yoksa biz mi. Ya da adamcağız bir aksiyon sahnesinde kolunu bacağını kırıp emekli olacak :)
A Good Day to Die Hard
Kurugürültü! Bir Die Hard filmi için bu tanımlamayı kullanmak gerçekten çok üzücü ama gerçek bu.
Aksiyon sinemasında son demlerini yaşayan Bruce Willis'in önüne gelen her sözleşmeyi okumadan imzaladığı belli. O'na diyecek bir şeyimiz yok.
Behind Enemy Lines ile sıkı bir giriş yaptıktan sonra, Flight of the Phoenix, The Omen ve Max Payne ile çuvallayan John Moore'un, Die Hard cakasını kullanarak yeniden itibar kazanma çabasını da anlıyoruz. O'na da diyecek bir lafımız yok.
Peki lafımız kime? Elbette ki, senarist ve yapımcılara. Die Hard'ın salt aksiyon sayesinde mi prim yaptığını sandınız bu güne kadar? Haydi öyle sandınız, serinin en anlamsız, hayalgücünden ve zekadan uzak aksiyon sahnelerine niye imza attınız o zaman?
McClane'in dalgacılığı en büyük dinamik iken, serinin en az diyaloglu bölümünü niye koydunuz önümüze? Repliklerin çoğu, baba oğulun birbirine 'Jack' ve 'John' diye seslenmesinden oluşuyor zaten.
Die Hard filmleri karizmatik ve derinlikli kötü adamlara evsahipliği yaparken, niye böyle karikatürler çizdiniz?
A Good Day to Die Hard hangi açıdan bakarsanız bakın, seriye ihanet eden, eğlendirmeyen, heyecanlandırmayan bir film. Sürükleyici bir hikayesi de (hikaye mi?!) yok, esaslı bir kötü adamı da.
İyi bir senarist ve iyi bir yönetmenle, seriye yakışır bir bölüm çekilene kadar bu filmi yok saymak en iyisi!
Aksiyon sinemasında son demlerini yaşayan Bruce Willis'in önüne gelen her sözleşmeyi okumadan imzaladığı belli. O'na diyecek bir şeyimiz yok.
Behind Enemy Lines ile sıkı bir giriş yaptıktan sonra, Flight of the Phoenix, The Omen ve Max Payne ile çuvallayan John Moore'un, Die Hard cakasını kullanarak yeniden itibar kazanma çabasını da anlıyoruz. O'na da diyecek bir lafımız yok.
Peki lafımız kime? Elbette ki, senarist ve yapımcılara. Die Hard'ın salt aksiyon sayesinde mi prim yaptığını sandınız bu güne kadar? Haydi öyle sandınız, serinin en anlamsız, hayalgücünden ve zekadan uzak aksiyon sahnelerine niye imza attınız o zaman?
McClane'in dalgacılığı en büyük dinamik iken, serinin en az diyaloglu bölümünü niye koydunuz önümüze? Repliklerin çoğu, baba oğulun birbirine 'Jack' ve 'John' diye seslenmesinden oluşuyor zaten.
Die Hard filmleri karizmatik ve derinlikli kötü adamlara evsahipliği yaparken, niye böyle karikatürler çizdiniz?
A Good Day to Die Hard hangi açıdan bakarsanız bakın, seriye ihanet eden, eğlendirmeyen, heyecanlandırmayan bir film. Sürükleyici bir hikayesi de (hikaye mi?!) yok, esaslı bir kötü adamı da.
İyi bir senarist ve iyi bir yönetmenle, seriye yakışır bir bölüm çekilene kadar bu filmi yok saymak en iyisi!
4 Şubat 2013 Pazartesi
Django Unchained / Zincirsiz
Django kesinlikle bir Christoph Waltz filmi. Ne Tarantino,
ne Foxx ne de DiCaprio’nun değil. Waltz öldükten sonra filmde yaşanılan boşluk
hissinin başka bir sebebi de olmaz zaten. Ne yazık ki, Tarantino bu bölümü uzun
tutarak filmi sıkıcı hale getiriyor.
Tarantino’nun Rezervuar Köpekleri dışındaki filmlerinden hiç
hoşlanmayan biriyim açıkçası. Film zamanlaması ve hangi rolde kimi oynatacağı
konusundaki içgüdülerine ise sonsuz saygı duyuyorum. Rezervuar Köpekleri ile Harvey
Keitel ve Tim Roth’u, Ucuz Roman ile John Travolta’yı (ikinci kez), Kill Bill
ile Uma Thurman ve David Carradine’in, Soysuzlar Çetesi ile de Christoph Waltz’ın
yıldızlarını parlatmayı başardı. Belki de en özgün işi olan Jackie Brown ile Pam
Grier, Michael Keaton ve Bridget Fonda’ya aynı taktiği uyguladı ama film
tutmadığı için başarısız oldu. Ölüm Geçirmez’i hiç saymıyorum. Zaten kader
arkadaşı Dehşet Gezegeni karşısında büyük bir hezimete uğramıştı.
Tarantino’nun kadro kurma ve pazarlama becerisi Django’da da
kendisini gösteriyor. Tanınmamış bir yönetmenin elinden çıkmış olsa, birçok
ülkede vizyona bile giremeyecek bir film iken, pazarlama taktiği sayesinde
Oscar’da bile kendine yer bulabiliyor.
Film bir çok keyifli an barındırıyor aslında. Özellikle ilk
bölümde oldukça eğlenceli sahneler mevcut. Tüm bu keyifli anların merkezinde
ise Christoph Waltz var. Diğer tüm oyuncular sadece ona eşlik ediyorlar. Eskilerden
Don Johnson ve orijinal Django olan eski kurt Franco Nero’yu yeniden görmek çok
keyifli. Fakat tüm bunlar iyi bir film için yeterli değil. Spagetti Western
havasındaki filmde kullanılan görsellik, aşırı kanlı sahneler ve kullanılan
müziklerin bir kısmı sırıtıyor ve seyirciyi yabancılaştırıyor. Jamie Foxx’un
tüm oyunculuk yeteneğini! de göstermesi cabası. Yönetmenin tarzı denilen şey bu
değil.
Bir de, Dexter’ın babası olarak tanınan James Remar’ın neden
iki ayrı karakteri canlandırdığını anlayamadım. Bir süre iki karakter arasında
bir bağlantı kurulmasını bekledim ama böyle bir şey olmadı. Hikaye de
kullanılmayacaksa böyle bir hareketin ne sebebi olabilir?
Tarantino severlerin kayıtsız şartsız kucaklayacağı bir film
Django. Benim gibi Tarantino sevmeyenlerin ise, Christoph Waltz’ın oyunculuk şovuyla
yetineceği ortada. Ona da şükür J
20 Ocak 2013 Pazar
Mama
Güzel bir giriş bölümü ve hemen ardından harika bir jeneriği
var Mama’nın. Guillermo Del Toro’nun yapımcılığını üstlendiği filmlerin
genelinde olan özellikler bunlar. Çocukların geçirdikleri değişimi, evin
duvarlarına yaptıkları resimlerle anlatan jeneriğin ardından, insanın içini
burkan hallerini görüyoruz ufaklıkların. Filmin zayıf hikayesine rağmen ayakta
kalmasını da bu altyapı sağlıyor.
Mama’yı, hoca Del Toro’nun öğrenci Andres Muschietti’yi soktuğu
sınavın sonucu olarak görmek gerek. Bu açıdan baktığımızda Muschietti’nin
sınavı geçtiğini söyleyebiliriz. Görsel yapı ve kamera hakimiyeti başarılı.
Özellikle Mama’nın gözünden bebeğiyle hastaneden kaçışını izlediğimiz bölüm
filmin zirvesi. Oyuncular gerekeni yapıyorlar. Yetişkinler iyi, çocuklar daha
da iyi. Lilly ve Victoria'nın modern dünyaya adapte olma zorluklarının ilk bölümleri oldukça etkileyici.
Yönetmenin aynı adlı ve tek planda çektiği üç dakikalık kısa
film son derece başarılıydı. Ama iş üç dakikalık bir kısa filmi yüz dakikalık sinema filmine dönüştürmeye geldiğinde, senaryo sorunları başlıyor. Sorunlara
tek tek eğilelim.
Öncelikle, türün diğer filmlerinin de düştüğü en büyük hata;
hayaletlerin insanları korkutmak, onlara ‘bö’ yapmak gibi bir motivasyonları
yoktur. Tabi elinizdeki film Beetlejuice değilse. Sadece süreyi doldurmak ve
seyirciyi hoplatmak için karakterin arkasından hayaletleri aniden çıkartıp,
karakter bakınca da ortadan kaybetmek hem çok klişe hem de hikayeye hiçbir
şekilde katkı sağlamıyor.
Jessica Chastain’in canlandırdığı Annabel karakteri, rock müzik
gurubu üyesi, dövmeli, kapkara saçları olan ve kesinlikle çocuk istemeyen biri.
Bir anda kendini iki çocuğun bakıcısı olarak buluyor. Bu durumdan çok iyi bir
çatışma yaratılabilir ama Annabel iki gitar tıngırdattıktan sonra hemen
kendisini çamaşır sepetiyle görüyoruz ve fikir uygulamaya geçemeden eriyip
gidiyor.
Dr. Dreyfuss iyi niyetli bir doktor iken, Mama gerçeğini
keşfediyor ve çocukların iyiliğinden çok kendi merakının iyiliğini düşünmeye
başlıyor. Mama’yı bizzat gördüğü halde evdekileri uyarmıyor. İlginç bir
yaklaşım ama ne yazık ki bu fikrin de içi dolmuyor ve Dr. Dreyfuss zaten az
olan ‘ölüm sahnesi’ kontenjanı için kullanılıyor.
Hayaletin geçmişinden gelen ızdırap ve acının keşfi, türün
vazgeçilmezlerindendir zaten. Motivasyonsuz hayaletler seyircide gerekli etkiyi
oluşturamazlar. Hayaletin hikayesinin günümüz karakterleriyle bir bağlantısını
kurmak genelde klişe dururken, Mama’da işe yarayabilirdi.
Film elindeki malzemenin yetersiz olmasından dolayı, bazı
güzel fikirleri de sonuna kadar sömürüyor. Lilly’nin battaniye çekiştirdiği
kişinin Victoria olduğunu sanmamız ama Mama olduğunu anlamamız ile Annabel’in
köşedeki karaltıyı Lilly sanması ama Mama olduğunu keşfetmemiz, aynı fikrin
tekrarından başka nedir ki?
Mama öğesi hem kısa filmde hem de fragmanlarda oldukça
ürkütücü iken, filmde korkutmamasının sebebi de, çok erken seyirciye ifşa
edilmesi. Bu tip filmlerin başarılı olması için gerekli şartlardan biri de,
mümkün olduğunca gizemi korumaktır. Daha açılış sahnesinde gördüğümüz Mama’yı,
son bölüme kadar hiç göstermeyip çocuklar aracılığıyla ima etmek filmin daha
korkutucu olmasını rahatlıkla sağlayabilirdi.
Film sağlam kurulan dramatik altyapı üzerine korkutucu olmayı
başaramadığı için, final sahnesi çok ağdalı duruyor ve bayıyor. Senaryoyu
kaleme alan ekip, korkutayım mı ağlatayım mı diye bir ikilemde kalmış gibi.
Sonuç itibariyle; teknik anlamda ve oyunculuklar açısından
gerekeni yapan bir film Mama. Fakat senaryo konusunda sınıfta kalıyor ve
korkutucu olmayı pek başaramıyor.
Mama'nın Uyarlandığı Aynı Adlı Kısa Film
Etiketler:
andres muschietti,
film,
film eleştirisi,
film eleştrisi,
guillermo del toro,
Jessica Chastain,
korku,
korku filmi,
mama,
mama kısa film,
mama movie,
mama short movie
11 Ocak 2013 Cuma
Silver Linings Playbook (Umut Işığım)
Yılın ‘kendini iyi hisset’ filmi Silver Linings Playbook’un
(Umut Işığım) türdeşlerinden ne eksiği var ne de fazlası. Yine türdeşlerinin
çoğunda olduğu gibi, tüm sallantılara rağmen asla yıkılmayan aile kurumu var
hikayenin merkezinde.
David O. Russell’in en başarılı olduğu konu, karakter
yazmak. The Fighter’da olduğu gibi, son derece gerçek ve derinlikli karakterler
oluşturuyor ve bu karakterler için en doğru oyuncuları seçiyor. Bu yüzdendir
ki, her iki filmde oyunculuk dallarında bir çok ödül adaylığı aldı. Robert De
Niro’nun yıllar sonra içten oynadığını görmek gerçekten çok keyifli.
Silver Linings Playbook’un ne sürpriz bir finali var ne de
kötü karakteri. Daha en başından sonu tahmin edilebilen filmi bu kadar çekici
kılan şey; oyuncular arasındaki kusursuz uyum ve dram, komedi, romantizm üçlüsünü
çok iyi dengelemesi. Bu üçlü içinde en tehlikelisi; komedi. Dozu ayarlanamadığı
taktirde filmi tuzlu çorbaya çevirebilecek olan komedi konusunda ne kadar kontrollü
olduğunu The Fighter ve Three Kings’te göstermişti Russell. İşin romantizm
tarafına bakarsak, ana karakterler aşktan muzdarip olmalarına rağmen, film asla
ağdalı romantizme kaptırmıyor kendini. Dram ise, oyuncuların en üst seviyedeki
katkısı sayesinde inandırıcı olmayı başarıyor ve komedi ile romantizmi de
ardına katıp hedefine ulaşıyor.
Bazı kadınlar bazı filmlerde seyirciyi kendisine aşık eder.
The Italian Job’ta ki Charlize Theron, Batman Returns’te ki Michelle Pfeiffer
ya da The Mask’te ki Cameron Diaz gibi. Film boyuncu Jennifer Lawrence’tan
gözünüzü alamıyorsunuz. Saydığım diğer isimler kadar efsanevi güzelliğe sahip
olmasa da, son derece çekici bir karakter sergiliyor.
Sevginin akıl hastalığına bile iyi gelen evrensel bir ilaç
olduğu sonucuna varan, sonuncu olarak hedefe ulaşılan ufak bir başarı
hikayesini de içinde barındıran Silver Linings Playbook, salondan çıkarken
yüzünüze ufak bir sırıtma yerleştiren filmlerden.
8 Ocak 2013 Salı
2012'nin En'leri ve Sebep'leri
Yılın En İyi Filmleri :
-
Looper : Yılın en
eğlenceli kurgusuna sahip olduğu ve çocuk oyuncu Pierce Gagnon’un ilginç performansı
için.
-
The Cabin in The
Woods : The Avengers’ta gerçek dehasını gösteremeyen Joss Whedon’un yaratıcı
zekası ve iyi film için yüksek bütçeye değil, sinema zekasına sahip olmanın
yeteceğini yeniden ispatladığı için.
-
Skyfall : Elli
yıllık James Bond’u alıp bambaşka bir yere taşıdığı için. Gördük ki, Sam Mendes
bir Ninja Kaplumbağalar filminden bile Oscar adaylığı çıkartabilir.
-
Argo : Daha
üçüncü filminde, Ben Affleck’in olgun bir sinemacı edasıyla filme hakimiyetine
tanıklık etmek için. Oyunculuğunda zerre bir gelişme olmazken, yönetmenliğini
bu kadar ileriye taşıması gerçekten çok ilginç.
-
Hobbit : Peter
Jackson’ın on yıl sonra bizi özlediğimiz dünyaya geri götürmesi başlı başına
yeterli bir sebep. Aksayan bazı noktalarına rağmen, yaşattığı nostalji duygusu
her şeyi görmezden gelmemize yeter de artar.
-
Flight : Robert Zemeckis’in on iki yıl sonra gerçek
insanların arasına dönmesine vesile olması bile yeterli. Üzerine iyi bir Denzel
Washington performansı da cabası.
-
50/50: İnsanın
ruhuna dokunan bir drama izlemek için. Levitt ve Rogen’in ışıldayan uyumu da
cabası.
Yılın Fiyaskoları :
-
The Dark Knight
Rises : Christopher Nolan’ın gönülsüzce çektiği her saniyesinden belli olduğu
için. Gerçek Batman fanlarını bu üçleme ile memnun etmesi zaten mümkün olmayan
yönetmen, hem kurduğu ciddi ve gerçekçi atmosfer ile hem de sağlam hikaye
yapısıyla genel seyircinin kalbini kazanmıştı. Efsane Joker’de artısıydı. Fakat
son film de ne sağlam hikayeden eser var ortada, ne de efsane olacak bir
karakter. Temelde önceki bölümü tekrar eden, ana hikayede ve ayrıntılarda
sayısız mantık hatası bulunduran film keşke hiç çekilmeseydi.
-
The Amazing
Spider-Man : Yönetmenliği, oyunculukları ve senaryosuyla Sam Raimi’nin
serisinin gerisinde kaldığı için. Seriye yepyeni bir soluk getirme hevesiyle
çekilen filmin getirdiği yeni soluk muhtemelen kurgu masasında makaslandığı
için biz göremedik. Fragmanlarda heyecan yaratan 3D görüntüleri filmde hiç kullanmamak
gerçek bir yönetmenlik dehası olmalı!
-
Dark Shadows :
Tim Burton’ın her filmde daha da dibe vurduğunu görmek için. Yaratıcılıktan ve
kara mizahtan yoksun bir Burton filmi artık kıyamet alameti sayılmıyor zaten.
-
Men in Black 3 : Hayatımda
ilk kez sinemada uyuyakalmama sebep olduğu için! İlk filmin bu kadar başarılı
olmasının asıl sebebinin senarist Ed Solomon olduğunu anlasalardı keşke.
Böylece diğer bölümleri de kendisine yazdırır ya da tadında bırakırlardı.
-
Prometheus :
Dağın fare doğurduğuna şahit olmak için. Yıllar sonra bilim kurguya dönen
Ridley Scott ile Damon Lindelof’un isimlerini görünce, 2012 de beni en çok
heyecanlandıran proje olmuştu. Son dönem yıldız oyuncuları da kadroya eklenince
beklentim daha da yükselmişti. Etkileyicilikten uzak içi boş bir hikaye içinmiş
her şey!
Yılın En İlginç Film:
- Cloud Atlas: David
Mitchell’in harika eserini sinemaya aktarmaya cesaret ettiği için. Eksikleri,
fazlaları, makyajı, yönetmenlik taktiği ve kurgusuyla yılın en ilginç filmi
karşımızdaki.
Yılın İstikrar Abidesi :
- Türk Sineması : Her geçen
yıl artan üretim kapasitesine ters orantılı olarak düşen kalitesi ile bu yıl da
birinciliği kimseye kaptırmadığı için.
Etiketler:
2012,
50/50,
argo,
bulut atlası,
cloud atlas,
dark knight rises,
dark shadows,
flight,
hobbit,
karanlık gölgeler,
looper,
men in black 3,
prometheus,
skyfall,
the amazing spider-man,
the cabin in the woods,
uçuş
Kaydol:
Yorumlar (Atom)











































