2 Nisan 2013 Salı

David Fincher'ın Zikzakları


                Son yirmi yılın en önemli yönetmenlerinden biri David Fincher. Bu savıma kimsenin itirazı olacağını sanmıyorum. Klip aleminden zıpladığı sinema dünyasına, bir çok modern klasik hediye etti.

            Fincher’ın filmografisiyle ilgili nacizane bir tespitim var. İstikrarlı şekilde, sırayı hiç bozmadan, bir iyi bir kötü film çekerek, hatasız bir zikzak çiziyor sevgili yönetmenimiz. Bu sayede, bir sonraki filminin iyi mi yoksa kötü mü olacağını önceden kestirebiliyoruz. İnanmazsanız, sıralamaya bir bakın.

            Kötü: Alien 3
            1992 yılında ilk uzun metraj filmine imza atan Fincher’ın belki de en büyük talihsizliği, Alien gibi efsane bir seriye el atmış olmasıydı. Sonuçta, milyonlarca hayranı olan serinin her bölümü büyük beklenti yarattığı için, omuzlarındaki yük iki katı fazlaydı. Çekim süresinde yapımcı firmayla yaşadığı sorunlar da eklenince, Alien 3’ün vizyon macerası bir fiyaskoya dönüştü. Daha sonra video ve CD aleminde yeniden keşfedilip en azından zararını kapatsa bile, serinin en zayıf halkası olarak anılmaktan kurtulamadı.



            İyi: Seven
            1995 yılında Fincher ilk klasiğine imza attı ve bize Seven’ı sundu. Andrew Kevin Walker’ın harika senaryosu ve son derece uyumlu oyuncu kadrosunu arkasına alan yönetmen, kurduğu enfes görsel yapı ile birlikte, aklımızı başımızdan aldı. Dehşet verici finali ile de, duygularımızı yerden yere vurdu.



            Kötü: The Game
            Michael Douglas ve Sean Penn gibi iki dev oyuncuyu buluşturan film, 1997 yılında çıktı seyircinin karşısına. Kağıt üzerinde iyi bir fikir gibi duruyordu ve yine görsel olarak üst seviyede idi. Fakat senaryo boşluklarla ve saçmalıklarla doluydu ve sinema tarihinde kaybolup gitti.



            İyi: Fight Club
            Birçok sinema harikasına kavuştuğumuz yıl olan 1999’da, bir çok sinefilin ‘en iyi filmler’ listesinde ilk üçe adını yazdıran Fight Club ile çıktı karşımıza Fincher. Yahudi lobisinden dolayı hiçbir ödül töreninde adı geçmeyen ve gerektiği kadar bilet satamayan bu harika yapıt, en büyük ödülü seyirciden aldı. Her geçen gün daha da kültleşti, seveni arttı ve bir sinema olgusu haline geldi. Oysa ki, uyarlandığı kitap, yazarı Chick Palahniuk’un en iyi eserlerinden biri bile değildi. Dinamik ve hatasız senaryo, hayatını bu role hazırlanarak geçirmiş gibi oynayan kadro, yaratıcı kurgu ve rüya gibi görsellik, Fincher’ın dehasında bir araya geldi ve yönetmenin sonsuz kredi kazanmasını sağlayan film ortaya çıktı. Artık klasik sinema için Citizen Kane ne ise, modern sinema için de Fight Club oydu.



            Kötü: Panic Room
            Bir daha Fight Club gibi bir filmin çekilemeyeceğini bilen seyirciye, 2002 yılında Panic Room’u sundu Fincher. Bu kapalı mekan gerilimi, daha çok yönetmenin kendince görsel denemeler yaptığı bir oyun alanı gibiydi. Ne bir beklenti vardı filmle ilgili, ne de akılda kalıcı bir yanı.



            İyi: Zodiac
            Yaşanmış bir seri katil olayını anlattığı film, 2007 yılında çıktı seyircinin karşısına. Başka bir yönetmenin elinde sıkıcı hale gelebilecek olan senaryo, Fincher’ın maharetli ellerinde başarılı bir dram/gerilime dönüştü. Her filminde olduğu gibi, doğru oyuncu tercihleri, görsel başarısıyla birlikte en önemli artılarıydı projenin.



            Kötü: The Curious Case of Benjamin Button
            Harika bir fikri vardı, 2008 yapımı The Curious Case of Benjamin Button’ın. Fincher’ın artık marka olduğu görsel harikalar yaratma yeteneğini, en iyi kullanabileceği fikirdi bu. Dijital efektleri amaç değil araç olarak kullanmayı en iyi bilenlerden biri olduğunu bu filmle tekrar gösterdi izleyiciye. Fakat ilk yarım saati dışında, hikaye defalarca yanlış yollara sapıyor ve aynı senaristin elinden çıkan Forrest Gump’ın kötü bir kopyası gibi duruyordu. Epik film yapısı kurmayı beceremeyen film, biyolojik yapısı tersine çalışan bir kişinin belgeselini sunuyor gibiydi. Dramatik olmayı ve seyirciyi etkilemeyi başaramayan sahneler silsilesi ardı ardına sıralanıyordu filmde ve etkileyici olan tek şey; Brad Pitt’in gençleştirilme efektiydi. Benjamin ile Daisy’nin kavuşamamasına üzülmemiz bekleniyor ama bir yandan Benjamin’in kasabanın en güzel hatunlarıyla gününü gün etmesi bir yandan da Daisy’nin büyük şehirde partiden partiye koşması sunuluyordu önümüze. Tilda Swinton’un canlandırdığı Elizabeth Abbott karakterinin hikayede hiçbir önemi olmaması da ayrı bir sorundu.



            İyi: The Social Network
            Son yılların en büyük internet olayı Facebook’un ortaya çıkış hikayesinden, bu kadar keyifli ve ödül kovalayacak bir film kotarmayı, ancak Fincher gibi üst düzey bir sinemacı başarabilirdi. 2010 yılında Aaron Sorkin’in hatasız senaryosundan, çizdiği zikzaklara uygun olarak ‘iyi’ bir film çıkardı Fincher.



            Kötü: The Girl with the Dragon Tattoo
            Kendi ülkesinden çıkan uyarlama serisini daha yeni izlemişken Amerikan versiyonunu çekmek, zaten baştan kötü bir fikirdi. ‘Daha sert’ sloganıyla yapımcı firmanın kandırmacası olarak önümüze sürülen film, ne daha sertti, ne daha iyi. Tam tersine, daha hantal ve daha sıkıcıydı. Steven Zaillian gibi Oscar’lı bir senaristi, Daniel Craig gibi popüler bir oyuncusu ve David Fincher gibi bir yönetmeni olmasına rağmen, bu kadar kötü bir film olması şaşırtıcı değildi ve gereksizdi.



            Bu istikrarlı filmografiye göre, sırada iyi bir Fincher filmi bizi bekliyor diyebiliriz. Tabi bu sırayı, House of Cards ile savmadıysa. Formda bir Kevin Spacey ile keyifli bir sezonu geride bıraktık ve umarım aynı zikzakları dizi kariyerine de uygulamaz sevgili yönetmenimiz.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder