Son yirmi yılın en önemli
yönetmenlerinden biri David Fincher. Bu savıma kimsenin itirazı olacağını
sanmıyorum. Klip aleminden zıpladığı sinema dünyasına, bir çok modern klasik
hediye etti.
Fincher’ın filmografisiyle ilgili
nacizane bir tespitim var. İstikrarlı şekilde, sırayı hiç bozmadan, bir iyi bir
kötü film çekerek, hatasız bir zikzak çiziyor sevgili yönetmenimiz. Bu sayede,
bir sonraki filminin iyi mi yoksa kötü mü olacağını önceden kestirebiliyoruz. İnanmazsanız,
sıralamaya bir bakın.
Kötü: Alien 3
1992 yılında ilk uzun metraj filmine
imza atan Fincher’ın belki de en büyük talihsizliği, Alien gibi efsane bir seriye
el atmış olmasıydı. Sonuçta, milyonlarca hayranı olan serinin her bölümü büyük
beklenti yarattığı için, omuzlarındaki yük iki katı fazlaydı. Çekim süresinde
yapımcı firmayla yaşadığı sorunlar da eklenince, Alien 3’ün vizyon macerası bir
fiyaskoya dönüştü. Daha sonra video ve CD aleminde yeniden keşfedilip en
azından zararını kapatsa bile, serinin en zayıf halkası olarak anılmaktan
kurtulamadı.
İyi: Seven
1995 yılında Fincher ilk klasiğine
imza attı ve bize Seven’ı sundu. Andrew Kevin Walker’ın harika senaryosu ve son
derece uyumlu oyuncu kadrosunu arkasına alan yönetmen, kurduğu enfes görsel
yapı ile birlikte, aklımızı başımızdan aldı. Dehşet verici finali ile de,
duygularımızı yerden yere vurdu.
Kötü: The Game
Michael Douglas ve Sean Penn gibi
iki dev oyuncuyu buluşturan film, 1997 yılında çıktı seyircinin karşısına.
Kağıt üzerinde iyi bir fikir gibi duruyordu ve yine görsel olarak üst seviyede
idi. Fakat senaryo boşluklarla ve saçmalıklarla doluydu ve sinema tarihinde
kaybolup gitti.
İyi: Fight Club
Birçok sinema harikasına
kavuştuğumuz yıl olan 1999’da, bir çok sinefilin ‘en iyi filmler’ listesinde
ilk üçe adını yazdıran Fight Club ile çıktı karşımıza Fincher. Yahudi
lobisinden dolayı hiçbir ödül töreninde adı geçmeyen ve gerektiği kadar bilet
satamayan bu harika yapıt, en büyük ödülü seyirciden aldı. Her geçen gün daha
da kültleşti, seveni arttı ve bir sinema olgusu haline geldi. Oysa ki,
uyarlandığı kitap, yazarı Chick Palahniuk’un en iyi eserlerinden biri bile
değildi. Dinamik ve hatasız senaryo, hayatını bu role hazırlanarak geçirmiş
gibi oynayan kadro, yaratıcı kurgu ve rüya gibi görsellik, Fincher’ın dehasında
bir araya geldi ve yönetmenin sonsuz kredi kazanmasını sağlayan film ortaya
çıktı. Artık klasik sinema için Citizen Kane ne ise, modern sinema için de Fight
Club oydu.
Kötü: Panic Room
Bir daha Fight Club gibi bir filmin
çekilemeyeceğini bilen seyirciye, 2002 yılında Panic Room’u sundu Fincher. Bu
kapalı mekan gerilimi, daha çok yönetmenin kendince görsel denemeler yaptığı
bir oyun alanı gibiydi. Ne bir beklenti vardı filmle ilgili, ne de akılda
kalıcı bir yanı.
İyi: Zodiac
Yaşanmış bir seri katil olayını
anlattığı film, 2007 yılında çıktı seyircinin karşısına. Başka bir yönetmenin
elinde sıkıcı hale gelebilecek olan senaryo, Fincher’ın maharetli ellerinde
başarılı bir dram/gerilime dönüştü. Her filminde olduğu gibi, doğru oyuncu
tercihleri, görsel başarısıyla birlikte en önemli artılarıydı projenin.
Kötü: The Curious Case of Benjamin
Button
Harika bir fikri vardı, 2008 yapımı The
Curious Case of Benjamin Button’ın. Fincher’ın artık marka olduğu görsel
harikalar yaratma yeteneğini, en iyi kullanabileceği fikirdi bu. Dijital
efektleri amaç değil araç olarak kullanmayı en iyi bilenlerden biri olduğunu bu
filmle tekrar gösterdi izleyiciye. Fakat ilk yarım saati dışında, hikaye defalarca
yanlış yollara sapıyor ve aynı senaristin elinden çıkan Forrest Gump’ın kötü
bir kopyası gibi duruyordu. Epik film yapısı kurmayı beceremeyen film,
biyolojik yapısı tersine çalışan bir kişinin belgeselini sunuyor gibiydi. Dramatik
olmayı ve seyirciyi etkilemeyi başaramayan sahneler silsilesi ardı ardına sıralanıyordu
filmde ve etkileyici olan tek şey; Brad Pitt’in gençleştirilme efektiydi.
Benjamin ile Daisy’nin kavuşamamasına üzülmemiz bekleniyor ama bir yandan Benjamin’in
kasabanın en güzel hatunlarıyla gününü gün etmesi bir yandan da Daisy’nin büyük
şehirde partiden partiye koşması sunuluyordu önümüze. Tilda Swinton’un canlandırdığı
Elizabeth Abbott karakterinin hikayede hiçbir önemi olmaması da ayrı bir
sorundu.
İyi: The Social Network
Son yılların en büyük internet olayı
Facebook’un ortaya çıkış hikayesinden, bu kadar keyifli ve ödül kovalayacak bir
film kotarmayı, ancak Fincher gibi üst düzey bir sinemacı başarabilirdi. 2010
yılında Aaron Sorkin’in hatasız senaryosundan, çizdiği zikzaklara uygun olarak ‘iyi’
bir film çıkardı Fincher.
Kötü: The Girl with the Dragon
Tattoo
Kendi ülkesinden çıkan uyarlama
serisini daha yeni izlemişken Amerikan versiyonunu çekmek, zaten baştan kötü
bir fikirdi. ‘Daha sert’ sloganıyla yapımcı firmanın kandırmacası olarak
önümüze sürülen film, ne daha sertti, ne daha iyi. Tam tersine, daha hantal ve
daha sıkıcıydı. Steven Zaillian gibi Oscar’lı bir senaristi, Daniel Craig gibi
popüler bir oyuncusu ve David Fincher gibi bir yönetmeni olmasına rağmen, bu
kadar kötü bir film olması şaşırtıcı değildi ve gereksizdi.
Bu istikrarlı filmografiye göre,
sırada iyi bir Fincher filmi bizi bekliyor diyebiliriz. Tabi bu sırayı, House
of Cards ile savmadıysa. Formda bir Kevin Spacey ile keyifli bir sezonu geride
bıraktık ve umarım aynı zikzakları dizi kariyerine de uygulamaz sevgili
yönetmenimiz.










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder