Oblivion tam anlamıyla bir Tom Cruise fetişi. İki saat
boyunca sürekli adamı izliyoruz, yüzlerce farklı planda ve açıda. Eğer Cruise’a
aşıksanız, bu aşkınızı doyasıya yaşamanız için fırsat sunuyor film. Ama aşık
değilseniz, oldukça sıkıcı bir deneyime hazır olun.
Aslında görüntüler, mekan ve araç tasarımları son derece başarılı
ve yaratıcı. Kamera arkasını izlediğinizde, yönetmen Kosinski’nin geleceğin
dünyasını yaratmak için nasıl kafa patlattığına şahit oluyorsunuz. Fakat ne
yazık ki, tüm bu çabalar Cruise fetişinin gölgesinde kalıyor.
Gelelim hikayeye. 1968 yapımı unutulmaz Planet of the Apes’ten
beri tonlarca alternatif gelecek filmi ve sürpriz sonlar izledi seyirci.
Özellikle de son yirmi yılda bu tür filmlerin sayısı çığ gibi arttı. Günümüz
izleyicisi artık gördüğü her sahnenin ardından geçen beş saniye içinde, kendi
kafasında bir çok fikir ve teori üretiyor. Bu durumda da şaşırtıcı olmak her
geçen gün zorlaşıyor.
Oblivion’da
zaten çok az karakter olduğu için, seyirciyi sürpriz öncesinde farklı uçlarda
gezdirme şansını da bulamıyor yönetmen. Uzun bir süre Jack’in kule ile dünya
arasında mekik dokumasını izliyoruz. Daha fragmanı izlediğimiz zamanlardan
biliyoruz ki, hiçbir şey ona anlatıldığı gibi değil. Önümüzde çok katmanlı bir
hikaye olmadığı için de, tüm gelişmeleri film daha bize göstermeden dakikalar öncesinde
kendimiz keşfediyoruz.
Eski
ve yeni tarihli bir çok bilimkurgu filmine gönderme yapıyor Joseph Kosinski
fakat hikayenin yavanlığından dolayı bu göndermeler pek keyif vermiyor. Tron:
Legacy’den kendisinin kötü bir yönetmen olmadığını biliyoruz ama özellikle de
kendi yazdığı yayınlanmamış çizgi romanından uyarladığı filme daha hakim
olmasını, Cruise fetişine kendini ezdirmemesini beklerdik.
Sonuç
olarak, Oblivion klişe karakterler ve klişe sahnelerden oluşan, güzel görünümlü
ama içi boş bir film. En başarılı yanı ise, kesinlikle müzikleri.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder