18 Nisan 2013 Perşembe

Oblivion


         Oblivion tam anlamıyla bir Tom Cruise fetişi. İki saat boyunca sürekli adamı izliyoruz, yüzlerce farklı planda ve açıda. Eğer Cruise’a aşıksanız, bu aşkınızı doyasıya yaşamanız için fırsat sunuyor film. Ama aşık değilseniz, oldukça sıkıcı bir deneyime hazır olun.

         Aslında görüntüler, mekan ve araç tasarımları son derece başarılı ve yaratıcı. Kamera arkasını izlediğinizde, yönetmen Kosinski’nin geleceğin dünyasını yaratmak için nasıl kafa patlattığına şahit oluyorsunuz. Fakat ne yazık ki, tüm bu çabalar Cruise fetişinin gölgesinde kalıyor.



         Gelelim hikayeye. 1968 yapımı unutulmaz Planet of the Apes’ten beri tonlarca alternatif gelecek filmi ve sürpriz sonlar izledi seyirci. Özellikle de son yirmi yılda bu tür filmlerin sayısı çığ gibi arttı. Günümüz izleyicisi artık gördüğü her sahnenin ardından geçen beş saniye içinde, kendi kafasında bir çok fikir ve teori üretiyor. Bu durumda da şaşırtıcı olmak her geçen gün zorlaşıyor.

Oblivion’da zaten çok az karakter olduğu için, seyirciyi sürpriz öncesinde farklı uçlarda gezdirme şansını da bulamıyor yönetmen. Uzun bir süre Jack’in kule ile dünya arasında mekik dokumasını izliyoruz. Daha fragmanı izlediğimiz zamanlardan biliyoruz ki, hiçbir şey ona anlatıldığı gibi değil. Önümüzde çok katmanlı bir hikaye olmadığı için de, tüm gelişmeleri film daha bize göstermeden dakikalar öncesinde kendimiz keşfediyoruz.

Eski ve yeni tarihli bir çok bilimkurgu filmine gönderme yapıyor Joseph Kosinski fakat hikayenin yavanlığından dolayı bu göndermeler pek keyif vermiyor. Tron: Legacy’den kendisinin kötü bir yönetmen olmadığını biliyoruz ama özellikle de kendi yazdığı yayınlanmamış çizgi romanından uyarladığı filme daha hakim olmasını, Cruise fetişine kendini ezdirmemesini beklerdik.

Sonuç olarak, Oblivion klişe karakterler ve klişe sahnelerden oluşan, güzel görünümlü ama içi boş bir film. En başarılı yanı ise, kesinlikle müzikleri.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder