Son on yılda Güney Kore sinemasından çıkan en önemli
isimlerden biri Chan-wook Park. En zayıf filmleriyle bile vasatı aşmayı bilen
ve kendine has sinemasıyla geniş bir hayran kitlesi edinen sinemacının, genel
seyirciye en yakın ve geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan filmi elbette ki,
Oldboy. Sözkonusu filmi olmasaydı, belki de Amerika macerası daha geç
başlayacak ya da hiç gerçekleşmeyecekti.
Park büyükler ligindeki ilk maçına 1 – 0 yenik başlıyor. Bunun
sebebi, uzak doğudan gelen meslektaşlarının, kültürel ve sistemsel
farklılıklardan dolayı Hollywood’ta kalıcı olmayı pek başaramaması. Kendisiyle
aynı dönemde Amerika’ya göç eden hemşerisi ve benim favori Korelim Jee-woon Kim
(I Saw The Devil, The Good The Bad The Weird, A Bittersweet Life), bu sorunu The Last Stand gibi ikinci sınıf bir
Arnold filmi çekerek berteraf etmeye çalıştı. Park daha zekice bir yola
başvuruyor. Hikayesini az sayıda karakter ve zamansıza yakın kısıtlı mekan
üzerinden anlatıyor. Bu sınırları daraltma yöntemi, durumu 1 – 1 beraberliğe
taşıyor. Henüz maçın da ilk yarısındayız.
Prison Break’in yıldızı Wentworth Miller’ın acemi ve kopuk
ama aynı derecede iyi niyetli senaryosu, başka bir yönetmenin elinde komik
sonuçlar doğurabilirdi. Yazarlık hayatının büyük bir şansla başladığını
söyleyebiliriz.
Yönetmenin bildiğimiz çılgınlıkları, doğal olarak biraz
törpülenmiş halde çıkıyor karşımıza. Standart Hollywood kurgusunu takmayan ve
kamerayı kendi kurallarıyla kullanan Park, sisteme teslim olmayacağının
sinyallerini veriyor ve skoru 2 – 1 lehine çeviriyor.
Mia Wasikowska, bir yandan neler olduğunu anlamaya çalışan,
bir yandan da kadınlığını keşfe çıkan India rolüyle, bugüne kadar ki en iyi
performansını sergiliyor. Oyunculuğu ve görüntüsü Park’ın kadrajlarıyla son
derece uyumlu. Kilit karakter Charlie Amca’da Matthew Goode fena durmuyor.
Filmin asıl felaketi Nicole Kidman. Hiçbir zaman haz almadığım oyuncu, son
haliyle o kadar plastik görünüyor ki, kesinlikle beyazperdeye yakışmıyor. Kızının
özel! durumu nedeniyle tüm zamanını O’na ayıran kocasına duyduğu özlem ve
kızına duyduğu nefret duygularını göremiyoruz Kidman’ın yapay suratında. Onun
yüzünden durum 2 – 2 ye geliyor ve maç berabere bitiyor.
Charlie Amca oldukça ilginç bir karakter aslında. Kocasının
genç halini andırdığı ve çılgınlar gibi seviştikleri yılları hatırlattığı için
Evelyn’i etkiliyor. Aynı deli kanı taşıdıkları için de India’yı kendine
çekiyor. India’nın Dextervari hikayesinde Dexter’in abisi Rudy’nin konumuna
yerleşiyor. Fakat daha iyi yazılabilir, sinema tarihine geçecek bir karakter
olabilirdi.
Miller’ın ilk senaryo zaafları ve Park’ın farklı kulvardaki
ilk maçı olmasından kaynaklanan çekincelerine rağmen, kalburüstü bir yapım Stoker.
Kidman yerine başka (herhangi) bir oyuncu olsaydı ve Charlie karakterine biraz
daha özen gösterilseydi, başyapıt çıkarma potansiyeli bile varmış filmin.
Olsun, artık önümüzdeki maçlara bakacağız.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder