19 Mart 2013 Salı

Bates Motel


            Alfred Hitchcock’un efsane filmi Psycho’dan dizi yapma projesini ilk duyduğumda şaşırmıştım. Dizi potansiyeline sahip o kadar film varken, Psycho’nun ele alınması garip gelmişti.
            Efsane filmlere dokunulmamasını, yeniden uyarlanmamalarını veya dizilere malzeme olmamalarını savunan taraftan değilim. Tam tersine, tekrar tekrar ele alınmayan efsanelerin yok olup gideceklerini düşünüyorum. Sadece üç beş sinefilin tekelinde değil, bahse konu filmler.
            Bu projede ilginç olan, hikayenin sonunun nereye varacağının net ve ayrıntılı şekilde biliniyor olması. Öbür taraftan, sonunda batacağı bilinen Titanic filmi değil miydi rekorlar kıran, diye de düşünebiliriz.



            Hikayenin ve karakterlerin bilinmeze olan yolculuğu, seyir zevkimizin temelini oluşturur. Bates Motel gibi projelerde ise, seyir zevkinin temelinde, karakterlerin bildiğimiz sondaki hallerine dönüşümlerini keşfetmek yatıyor.
            Elbette ki, projede en önemli noktalar ana/oğul ilişkisi. Durum böyle olunca oyuncular da en önemli unsurlar haline geliyor. Norma Bates rolünde, başka dünyadan geldiğini düşündüğüm (hem güzellik hem yetenek olarak) Vera Farmiga var. Sinema tarihinin en kült karakterlerinden Norman Bates’e ise, Freddie Highmore can veriyor. Anthony Perkins’in yerini elbette kimse dolduramaz. Hem format ve dönem farklılıkları, hem de karakterin değişik zamanlarının ele alındığını göz önünde bulundurarak, aralarında bir kıyaslama yapmamak gerekir. Highmore’un Finding Neverland ve The Spiderwick Chronicles ile iyi bir çocuk oyuncu dönemi geçirdiğini de hatırlatırım. Şimdi de, yetişkin döneminin ilk büyük sınavı var karşısında.
            Bates Motel, izlediğim ilk bölümüyle ne iyi ne de kötü anlamda bir öngörü yaratmadı bende. Bir yandan da, otel ve evi yeniden görmek hoş bir nostalji yarattı. Sonuç olarak, arkasını yasladığı efsanenin ve oyuncularının hatırına bir sezon şans verilmeyi hak ediyor bence. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder