Her sinemasever gibi, harikalar
harikası In Bruges’dan sonra, Martin McDonagh’ın ikinci uzun metrajını merakla
bekliyordum. Muhtemelen yine her sinemasever gibi, Seven Psychopaths’ı
izleyince hayal kırıklığına uğradım.
İlkinden daha geniş kadro (özellikle;
efsane Christopher Walken) ve ilkinden daha geniş hikaye, pek sarmamış
anlaşılan McDonagh’ı. İlk filmin olumlu havası dağılmadan, ikinci filmi yapmak
telaşına kurban gitmiş gibi bir hali var.
Seven Psychopaths’ın ilk yarısı ‘eh’
dedirtiyor. Hikayeyi kurma ve karakterleri tanıtma bölümleri fena değil ve
eğlenceli anlar barındırıyor. Fakat bir filmi iyi yapan, ikinci yarısıdır. İlk
yarıda ortaya attığınız puzzle parçalarını, ikinci yarıda düzgün şekilde
toparlayamaz ve doğru yerlere oturtamazsanız, resmi sağlıklı şekilde
tamamlayamazsınız. Film bir noktadan sonra parçaları toplamaktan bile
vazgeçiyor ve hikaye kendi kendini yavan bir şekilde sonlandırıyor.
En büyük sorunlardan biri de,
McDonagh’ın senaryo aşamasında yaşadığı kararsızlıklar. Hangi hikayeyi
anlatacağına, kimin bakış açısını kullanacağına bir türlü karar veremiyor.
Özellikle ilk bölümde, her an bir patlama beklentisi yaşıyor
seyirci. Çünkü hem senarist/yönetmenin, hem hikayenin, hem de oyuncuların potansiyeli
var. Fakat ne yazık ki, bu beklenti boşa çıkıyor.
Oysa ki, yaşadığı telaş bir yana, In Bruges’in hatırına daha
çok kredisi var McDonagh’ın. Christopher Walken ve güzeller güzeli Olga
Kurylenko’yu bize sunduğu için, bu filmi görmezden geliyoruz ve yeni In Bruges’lar
beklemeye devam ediyoruz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder