25 Mart 2013 Pazartesi

Seven Psychopaths


                Her sinemasever gibi, harikalar harikası In Bruges’dan sonra, Martin McDonagh’ın ikinci uzun metrajını merakla bekliyordum. Muhtemelen yine her sinemasever gibi, Seven Psychopaths’ı izleyince hayal kırıklığına uğradım.

            İlkinden daha geniş kadro (özellikle; efsane Christopher Walken) ve ilkinden daha geniş hikaye, pek sarmamış anlaşılan McDonagh’ı. İlk filmin olumlu havası dağılmadan, ikinci filmi yapmak telaşına kurban gitmiş gibi bir hali var.

            Seven Psychopaths’ın ilk yarısı ‘eh’ dedirtiyor. Hikayeyi kurma ve karakterleri tanıtma bölümleri fena değil ve eğlenceli anlar barındırıyor. Fakat bir filmi iyi yapan, ikinci yarısıdır. İlk yarıda ortaya attığınız puzzle parçalarını, ikinci yarıda düzgün şekilde toparlayamaz ve doğru yerlere oturtamazsanız, resmi sağlıklı şekilde tamamlayamazsınız. Film bir noktadan sonra parçaları toplamaktan bile vazgeçiyor ve hikaye kendi kendini yavan bir şekilde sonlandırıyor.



            En büyük sorunlardan biri de, McDonagh’ın senaryo aşamasında yaşadığı kararsızlıklar. Hangi hikayeyi anlatacağına, kimin bakış açısını kullanacağına bir türlü karar veremiyor.

Özellikle ilk bölümde, her an bir patlama beklentisi yaşıyor seyirci. Çünkü hem senarist/yönetmenin, hem hikayenin, hem de oyuncuların potansiyeli var. Fakat ne yazık ki, bu beklenti boşa çıkıyor.

Oysa ki, yaşadığı telaş bir yana, In Bruges’in hatırına daha çok kredisi var McDonagh’ın. Christopher Walken ve güzeller güzeli Olga Kurylenko’yu bize sunduğu için, bu filmi görmezden geliyoruz ve yeni In Bruges’lar beklemeye devam ediyoruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder