2 Kasım 2014 Pazar

Horns

          Joe Hill'in kitabını okuduktan ve filme çekildiğini öğrendikten sonra, benim için bu senenin en büyük beklentisi haline gelmişti Horns. Sonuç: Hüsran!

          Oysa ki; yönetmen koltuğunda High Tension ile, benim gibi korkuseverlerin bağrına bastığı ve acele posta servisi ile Hollywood'a transfer olan Alexandre Aja vardı. Evil Dead'ten sonra en iyi korku remake'i olan The Hills Have Eyes ile yeni evinde çalışmalara başlamış, benim pek hazzetmediğim ama genel izleyicinin pek bi sevdiği Mirrors ile yoluna devam etmişti. Hiç beklemediğim kadar çok eğlendiğim Piranha 3D'nin ardından, 2012 yılının en ilginç korku işi olan Maniac'ın senaryosuna imza atmıştı.  

          Başrolde ise, Harry Potter etiketinden kurtulmak için her türlü manyaklığı yapmaya hazır olan Daniel Redcliffe vardı. Peki neydi sorun ya da sorunlar?

          Öncelikle, kitabın sadece görsel sahnelerini birbirine ekleyen senaryoda, hikayenin asıl meselesi olan insan/şeytan ilişkisi es geçmiş. Hal böyle olunca, sahneler anlamını kaybediyor ve etkisizleşiyor. 

          Horns, ne 'katil kim' bulmacası sunan bir polisiye, ne de bir aşk hikayesi özünde. Fakat senarist bunu kavrayamamış belli ki. İşin kötüsü, ortada ne eli yüzü düzgün bir aşk hikayesi, ne de merak uyandıran bir cinayet bilmecesi de yok. 



          Daniel Radcliffe dışında tüm oyuncular yerlerde süründüğü için, anlamsız bir film çıkıyor karşımıza. Alexandre Aja'da yeteneklerini ortaya koymadığı/koyamadığı için film iyice hantal bir kimliğe bürünüyor ve sadece kitabı okuyanlar için vasat bir deneyim haline geliyor. Tüm bu olumsuzluklar içinde, Daniel Radcliffe'in kendi kariyerinin en iyi performanslarından biri de heba olup gidiyor. 

          Horns, iyi bir film için iyi bir senaryonun şart olduğuna en taze örnek. İyi bir kitap, yetenekli bir yönetmen ve kaliteli bir başrol performansı bile kötü bir senaryoyu karşısında nasıl aciz kalıyor, çok iyi görüyoruz. 

          Joe Hill babası Stephen King gibi şanslı bir başlangıç yapamadı sinemaya belki ama ileri ki yıllarda daha bir çok kitabının sinemaya uyarlanacağına eminim. Hem hayalgücünde hem de yazım kalitesinde bu potansiyelin olduğu çok açık.

9 Nisan 2014 Çarşamba

Noah / Nuh: Büyük Tufan

          Sinemanın altın çocuğu Darren Aronofsky'nin epik film konusunda hizaya geldiğini görüyoruz Noah'ta. The Fountain'de kendi kurallarına göre epik seyirlik yapma girişimi hazin şekilde sonuçlanan ve kimse tarafından ne dediğini anlaşılmayan Aronofsky, epik filmlerde kuralları seyircinin koyduğunu kabulleniyor ve kendi tarzına en uzak filmi ile çıkıyor karşımıza. Yönetmenin imzasını sadece rüya ve hikaye sahnelerinde görebiliyoruz.

          Yönetmenin filmografisinde, az önce yerden yere vurduğumuz The Fountain'in bir adım üzerinde yer buluyor kendine Noah. Ama tüm bu olumsuz girişe rağmen filmin kötü olduğunu söylemek mümkün değil. Adamın nasıl bir filmografiye sahip olduğunu varın siz düşünün :)

          Belirtmem gerekir ki, başrolde filmin konusu var. Doğduğumuz günden beri dini metinlerle olsun, popüler kültür ile (karikatürler özellikle) olsun bilinçaltımıza iyice yerleşmiş bir hikaye var karşımızda. Genel hatlarıyla bu kadar iyi bildiğimiz bir konunun görsel karşılığını ilk kez ve bu kadar görkemli şekilde izlemek, gerçekten insanın tüylerini diken diken ediyor. Yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi başarıyla kullanılan müzikler, etkiyi iki katına çıkartıyor. Hayvan efektleri biraz sırıtsa ve belgesel havasında dursa da, özellikle Gözcüler ve savaş sahnelerindeki görüntüler oldukça iyi. 



          Şimdi de oyunculara gözatalım. Russell Crowe'u dönem filmlerinde izlemek ayrı bir keyif. Film boyunca değişen saç tiplerinin hepsi ayrı bir yakışıyor adama. Daha önce bahsettiğim gibi, asıl başrol 'hikaye' olduğu için, Crowe'a çok fazla iş düşmüyor ve O'da gereğini yapıyor. Jennifer Connelly her zaman ki gibi ayarında. Ne eksik ne fazla oynuyor. Oynadığı karakteri en iyi şekilde seyirciye aktaran kişi olarak Ray Winstone sivriliyor oyuncular arasında. En zayıf performans ise Emma Watson'dan geliyor ve görsel olarakta narin yapısıyla döneme pek uyumlu durmuyor. 

          Sonuç olarak; hikaye odaklı bir film olduğundan dolayı oyunculukların fazla sivrilmediği, bu yüzden ödül gecelerinde sadece teknik anlamda adından bahsettirebilecek bir yapıt Noah. Görsel ve işitsel anlamda başarılı ve etkileyici. 3D özelliğinin boş yere kullanıldığı filmlerden biri olan Noah'ı IMAX'te izlemenizi tavsiye ederim. Zaten bir film IMAX salonlarında vizyona girmişse, başka yerde izlemek günahtır ayıptır.

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Elysium

       Altı dakikalık kısası Alive in Joburg ile Peter Jackson'ın dikkatini çeken ve büyük sükse yapmasını sağlayan District 9'u çekme fırsatı yakalayan Neill Blomkamp'ın ikinci uzun metrajı karşımızda.

       Elysium kaliteli, iyi çekilmiş bir bilim-kurgu/aksiyon filmi ve Blomkamp'ın yeteneğini District 9'a göre daha fazla ortaya koymasını sağlıyor. District 9' da 'fikir' hikayenin de yönetmenin de önündeydi. Elysium'da ise Blomkamp şovunu yapıyor diyebiliriz.

       Filmin handikapları yok mu? Elbette var. Peter Jackson'ın kanatları altında tüm özgünlüğünü ortaya koyabilirken, 100 milyonluk bütçenin baskısı altında 'klişeler patikası'na sapıyor Blomkamp. Joss Whedon'un The Cabin in the Woods harikasından sonra büyük bütçeli The Avengers'ta klişelere nasıl saplandığını hatırlayın. Elysium'da da hikaye gelişimi, sapmaları ve finali yaratıcılıktan uzak.



       Jodie Foster'ın Delacourt karakteri derinliksiz ve karton bir kötü karakter olarak karşımıza çıkıyor. Matt Damon ise yine ilk saniyeden itibaren seyirciyi kendine bağlayarak kalitesini ortaya koyuyor. Damon'ın bu oyunculuk yeteneğini takdir etmek gerekir. Tür, dönem ve karakter ayrımı olmaksızın her işinde belirli bir seviyeyi tutturabiliyor. District 9'un yıldızı, The A-Team'in harika Murdock'ı Sharlto Copley'i izlemek yine çok keyifli. Ayrıca son dönemde daha sık karşımıza çıkmasından mutluluk duyduğumuz William Fichtner'da keyif veriyor.

       Dünya ile Elysium arasındaki sınıf farkını görselliğe de yansıtmayı çok iyi beceriyor Blomkamp. Önceki filminde olduğu gibi yine mesajları var izleyiciye ama mesaj kaygısı hikayenin önüne geçmiyor.

       Hikayesi yenilikler sunmasa da, izlemesi keyifli, dinamik aksiyon sahnelerine ve iyi oyunculara sahip bir film Elysium. IMAX salonunda keyfin ikiye katlandığını da hatırlatalım.

Jurassic Park 3D

       Tam yirmi sene önce, Spielberg'in dinazorlarının bende yarattığı heyecanı hatırlıyorum. Vizyona girdiği tarihten bir gece önce televizyonda filmin tanıtım programını gözümü kırpmadan izlemiştim ve heyecandan sabaha kadar uyuyamamıştım. Ertesi gün de Atlas sinemasının yolunu tutmuştum bu eşsiz deneyim için.

       Çocuk yaşlardaki en görkemli sinema deneyimlerimden biriydi Jurassic Park. (Diğerleri Batman ve Terminator 2'ydi) Popüler kültüre etkisi müthişti. İnsanlar dinazor türlerinin isimlerini ezberlemiş, dergiler dinazor maketleri dağıtmıştı.



       Yirmi sene sonra 3D modifiyesi ile yeniden vizyona giren filmi izlerken müthiş bir nostalji deneyimi yaşadığımı söyleyebilirim. Hammond'ın helikopteri adaya doğru süzülürken ve bir yandan John Williams'ın eşsiz müziği salonda yankılanırken tüylerim diken diken oldu.

       Filmin sonunda ise, heyecan yerini hüzüne bıraktı. Spielberg'in artık böyle filmler çekmediği ve içindeki çocuğu on yıl önce toprağa gömdüğü, ayrıca sinemayı direk etkileyen yazarlardan biri olan Michael Crichton'ın artık yaşamadığı gerçeğinin yarattığı bir hüzündü bu.

       Spielberg'in zamanında ne büyük bir yönetmen olduğunu yeniden keşfetmek ve nostalji yapmak için kusursuz bir fırsat var karşımızda. Gereksiz 3D desteği biraz eğreti dursa da, bu fırsatı kaçırmayın derim.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Maniac

       Maniac, 1980 yapımı aynı adlı korku filminin yeniden çevrimi. Orjinali, VHS kasetlerinin tavan yaptığı seksenlerin en popüler filmlerinden biriydi. O zamanlar, videosu olan kişinin evinde toplanılır, korku filmleri kiralanır ve parmak aralarından filmler izlenirdi. Evil Dead, A Nightmare on Elm Street, Halloween, Friday the 13th ve daha niceleri...

       Yetenekli korkucu Alexandre Aja'nın önderliğinde kotarılan Maniac, hem bu nostaljiyi yaratmak hem de orjinal filme saygı duruşunda bulunmak amacıyla ortaya çıkmış. Filmin atmosferi, kostümler, otomobiller, müzikler, hepsi de filmin seksenler havasını başarıyla yansıtmasını sağlıyor.



       Neredeyse tüm film boyunca Frank'in bakış açısına sahip olmamız, etkiyi daha da arttırıyor. Klasik çekim yöntemi benimsenseydi, masum yüzlü Frodo'muzun sürekli görünmesi etkiyi ve inandırıcılığı azaltabilirdi. Yönetmen Franck Khalfoun, başarısız kullanıldığında komik durumlar yaratabilecek olan bu tekniği başarıyla uyguluyor. Frank'i bize en doğru zamanlarda gösteriyor ve yine en doğru anlarda genel planlara geçiyor.

       Elimizde büyüyen Elijah Wood'a ayrı bir bölüm açmak gerekir. 1993 yapımı The Good Son'da birlikte oynadığı Macaulay Culkin gibi kötü yolan sapan çocuk oyuncular kervanına katılmak yerine, her geçen gün kendini geliştirdi ve her yaş döneminde de doğru işlere imza atarak yükselişini sürdürdü. Frodo'nun gelişimine ve popülaritesine etkisi elbette yadsınamaz. Maniac'ta Sin City'nin Kevin'ını aşan bir performans sergiliyor ve şu yaşında sahip olduğu filmografiye yeni bir yıldız ekliyor.

       Maniac herkesin seveceği filmlerden değil. Hem çekim tekniği, hem de az sayıdaki kanlı sahneleri nedeniyle. Korku sinemasına ve korku sinemasının mihenk taşlarına ilgi duyanların ise baştacı yapacağı kaçınılmaz bir gerçek.

27 Temmuz 2013 Cumartesi

The Wolverine : X-Men'lerin Yüzkarası

       Film ile ilgili söyleyeceğim çok şey var ama ne yazık ki, hiçbirisi olumlu değil. Öncelikle yönetmenden başlayalım. Marc Forster ile birlikte son on yılın en beğendiğim yönetmenlerinden biri James Mangold. Sinema tarihinin, sonu en tahminler ötesi filmi Identity ve son yılların en başarılı kovboy filmi 3:10 to Yuma başta olmak üzere bir çok başarılı filme imza atan Mangold, Tom Cruise ve Cameron Diaz'lı fiyasko Knight and Day'ın başarısızlığını, The Wolverine ile ikiye (hatta üçe) katlıyor. Yok denecek kadar az aksiyon sahnelerinin hantallığı ve yavanlık abidesi senaryoyu kurtarmak için hiçbir girişimde bulunmaması hemen göze çarpıyor. Belli ki, kimi yönetmenlere büyük prodüksiyonlar yaramıyor.

       Kuşkusuz filmin tek yıldızı olan Hugh Jackman, artık gözü kapalı oynadığı Wolverine'e, senaryonun çapsızlığı ve yönetmenin tutukluğu yüzünden, yeni bir şeyler katamıyor. Kahramanımız film boyunca rüyalar aleminde dolaşmaktan ve aşk denizine yelken açmaktan başka bir şey yapmıyor zaten. Bilmem kaçıncı X-Men filmi oldu, hala Logan'ın geçmişiyle hesaplaşmalarını koyuyorlar önümüze. Artık geçmişi bırakıp geleceğe bakma zamanı gelmedi mi? Filmin tanıtım aşamasında 'Bugüne kadar ki en kızgın Wolverine' denilen adamımız için, 'Bugüne kadar ki en abaza Wolverine' demek daha doğru olur. Hem abaza hem yüzsüz. Kendisi nişanlı hatunu yatağa atarken en ufak bir tereddütte bulunmazken, hemen ardından kızın nişanlısına ahlak dersi vermeye kalkıyor.



       Gelelim senaryoya. Öncelikle karşımızda mutant fakiri bir X-Men filmi var. Wolverine dışındaki mutantların özelliklerinin de hikayede çok bir önemi yok. Sırf mutant kadrosunu arttırmak için yerleştirilmişler. Bir mutantımız geleceği görüyor ama sonradan gördüğü yanlış çıkıyor. Diğeri zehirlerden dem vuruyor ama üç beş kişiyi öperek öldürmekten başka bir halta yaramıyor. Zaten kendisi laboratuvar insanı olduğu için, zehir yaratabilecek bir potansiyeli varken, aynı karaktere mutant özelliği olarak zehiri reva görmek pek bir eğreti duruyor.

       Bu noktadan sonra filmi X-Men olarak görmek pek mümkün değil zaten. Seksenli yıllarda sinemaya, doksanlarda televizyona çekilen bir çok filmin klişe hikayesi var karşımızda. Farklı bir kültürün olduğu yere yabancının teki gelir. Kimse sevmez keratayı. Ortamın en güzel hatunuyla önce ters düşerler, didişirler, sonra birlikte kaçmak zorunda kalırlar. Tenha bir yere giderler ve bir yandan yaralarını sararken bir yandan da oynaşırlar. Sonra kötü adamlar gelip kızı kaçırır ve final savaşına doğru yollanırız. Milyonlarca kez çekilmiş olan bu klişeye en ufak bir yaratıcılık getiremiyor senaryo.

       Yine aynı şekilde, Japon kültürü üzerine giden filmlerin klişelerinin en rafine haliyle karşı karşıyayız. Samuray, ninja, ronin ve yakuzanın ne olduğunu zaten bilmeyen kalmadı. Vücutlardaki dövmeleri görüp, 'aha bunlar yakuza' demenin doksanlarda kaldığını sanıyordum. Siyah kıyafetli ninjaları kullanmadan olmaz zaten. Wolverine, 'deden bana ronin dedi' diyerek ağlıyor bir sahnede. Finaldeki canavarı da samuray yaptın mı tamamdır. Al sana Japon sentezi. Kültür çatışması zaten hak getire.

       Canavar Samurayın içinden Yashida'nın çıkmasını büyük bir sürpriz yapmış edasıyla sunan film, utanmadan Wolverine'in genetik özelliklerini matkap marifetiyle çalmaya kalkıyor. Bir taraf gençleşip bir taraf yaşlanıyor ama son saniyede bağlantı kesilince nasıl oluyorsa eski hallerine geri dönüyorlar. Harada bir bıçak darbesiyle hidayete erip doğru yolu buluyor ama bu seferde aklını kaybedip kendini salakça öldürtüyor.

       Film kendini X-Men evreninden neredeyse tamamen soyutluyor. Tek bağlantımız Wolverine'in rüyaları. Genele baktığımızda iyi de yapıyor aslında, bu kara lekeyi tek başına üstlenmiş oluyor.

       Son sahnede Yukio soruyor, 'Nereye gidiyoruz?' diye. Bari burada güzel, eğlenceli, göndermeli bir şey söyle diyoruz ama abimiz 'Bakacağız artık' diye cevap veriyor ve kızımız bunu enteresan buluyor.

       Yüz milyon dolarlık bütçesi, bir çok öncülü ve milyonlarca hayranı olan bir filmin senaryosunu seçerken nelerin kıstas alındığını pek bir merak ettim filmden sonra. X-Men Origins: Wolverine'i beğenmeyenler, gördüğünüz gibi beterin beteri var. Gavin Hood'un ahını alıp almadığımıza da, Ender's Game'i izledikten sonra karar vereceğiz artık.

       Sonuç olarak, özünde berbat bir senaryo barındıran, esprisiz, aksiyonsuz, yaratıcılıktan uzak, boş bir film var karşımızda. Son Die Hard filmi gibi, öncüllerinin yüzünü kızartacak kadar kötü hem de.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Pacific Rim - Michael Bay'in Suçu Ne?

       Michael Bay'in yanına Roland Emmerich'i de koymak gerek tabi ki. Sonuçta Pacific Rim'in en çok kıyaslanacağı filmlerden biri de; Emmerich'in Godzilla'sı.
       Guillermo del Toro'yu hepimiz seviyoruz. Pan'ın Labirenti gibi bir modern klasik hediye etti bizlere. Ayrıca Blade II'de, serinin en iyi filmidir bence. Eleştirmenlerin 'altın çocuk'larında biri kendisi. Hal böyle olunca; filmlerine kimse kötü demiyor. Yuvarlak eleştiriler geliyor karşımıza. Nedir bu eleştirmenlerin peşin hükümlülüğünden çektiğimiz. Ülkemizde de, iki film eleştirmenin çektiği Ada: Zombilerin Düğünü berbat bir film olmasına rağmen, eleştirmenler arkadaşlarının filmine 'kötü' diyememiş, esnek eleştiriler yapmışlardı.
       Oysa ki, eleştirmenlerin 'kötü çocuk'larından biriyseniz; her filminizde rahatlıkla yerden yere vuruluyorsunuz. Michael Bay'in hali buna en iyi örnek. Orta halli bir aksiyon olan Bad Boys'un hemen ardından The Rock'ı bize sunup, sinema tarihinin en iyi aksiyonlarından birine imza atmıştı. Fakat, Armageddon felaketinden sonra (sinema salonunda soluksuz izlediğimizi unutarak) adam ağzıyla kuş tutsa yaranamaz hale geldi.



       Pacific Rim'in aksiyon sahneleri, Transformers filmlerinden daha iyi mi? Hayır.
       Del Toro'nun filminde aksiyon karanlık atmosfere, yağmura ve denizlere hapsolmuş durumda. Teknik ayrıntılar Transformers'takiler kadar dikkat çekici değil.
       Pacific Rim'in karakterleri, Transformers filmlerindekilerden daha mı derinlikli? Hayır.
       Tüm karakterlerin hikayeleri, gelişimleri ve tepkileri klişe ve tahmin edilebilir. Özellikle abartılı doktorlar filmin dokusuna çok zarar veriyor. Transformers'ta hiç olmazsa eğlenceli diyaloglara rastlıyoruz arada bir de olsa.
       Pacific Rim'de yaratıcılık ne alemde?
       Son yıllarda çekilen büyük bütçeli süper kahraman filmlerinde, şehirlerin üzerinde açılan boyut kapısını okyanusun dibine koymak yaratıcılıksa, gerçekten çok yaratıcı bir film. Ya da Independence Day'in finalini kopyalamak mıdır yaratıcılık?
       Del Toro senaryo ekibinde de bulunduğundan dolayı, filmin en büyük sorumlusudur. Fakat Transformers'ların yapımcısı Steven Spielberg olduğuna göre, hikayedeki saçmalıklarla ilgili suçlanacak kişi Spielberg'tir. Fakat kendisi de eleştirmenlerin 'altın çocuğu' olduğu için, günah keçisi olarak Michael Bay seçilmiştir. Bu yazıyı okuyan da Transformers hayranı olduğumu sanır ama aslında sadece 3. bölümünü beğeniyorum serinin.
       Dev yaratıkların ve robotların olduğu filmlerde, seyircilerin algı sorunu yaşadığı aşikar. Emmerich'in Godzilla'sında belki de en büyük sorun buydu. Dev sürüngen filmin 30. dakikasına sahneye çıkıyor ve film bitene kadar da gözümüzün önünden ayrılmıyordu. Bu yüzden bir süre sonra etkileyiciliğini kaybediyordu. Del Toro'da bu sorunun farkında ve en büyük dövüş sahnesinde, metronoma doğru minimal bir dokunuş yaparak algıları dürtüyor. Michael Bay'in bu konuda pek bir sorunu yok, çünkü sahnelerinin çoğunda robotlar ve insanlar iç içe. Algılar sürekli yenileniyor böylece.
       Pacific Rim'de tek hoşuma giden şey, Mako Mori'nin anılarındaki uzak doğulu sevimli kız oldu. Onun dışında, IMAX'te 3D izlemiş olmama rağmen, etkileyicilikten uzak bir deneyimdi benim için. Del Toro'nın dokunuşlarından mahrum kalmış bir film ne yazık ki.
       Dev yaratıkların birbirine gemilerle vurduğu film, elbetteki gençleri salonda zevkten zevke sürükleyecek, imdb puanlarını yukarılara taşıyacaktır ama iki sene sonra filmi kimse hatırlamayacaktır. Oysa ki, Pan'ın Labirenti yıllar sonra bile ev sinema partilerinin gözbebeklerinden biri olmaya devam edecektir.
     

29 Nisan 2013 Pazartesi

The Last Stand


            Sylvester Stallone, The Expendables filmlerinde bir çok kez yaşlılığı ile dalga geçmişti. Aynı şekilde Bruce Willis’te A Good Day to Die Hard ve G.I. Joe: Retaliation filmlerinde, ilerleyen yaşını ti’ye alarak sempati yaratmaya çalışmıştı. Onlarla aynı dönemin aksiyon yıldızı olan Arnold Schwarzenegger’da bu akıma uyuyor ve The Last Stand’te yaşlılığını espri malzemesi yapıyor. Klasik Terminator sahnelerinden birine gönderme yaparak camdan içeri atlıyor ve ‘nasılsın?’ sorusuna ‘yaşlıyım’ diye cevap veriyor. İhtiyar delikanlıların, günümüz aksiyon sinemasında yer bulabilmek amacıyla yarattıkları bu sempatik trendin umarım suyu çıkmaz.

            Yazıya Arnie’den başladım ama The Last Stand’i izleme sebebim, kas çöplüğü gibi perdede dikilen Terminator eskisi değil tabi ki. Favorim olan Güney Koreli sinemacı Jee-woon Kim’in ilk Hollywood filmine şahit olmaktı amacım. Kendisi son on yılda farklı türlerde çektiği filmlerle, bana en çok keyif veren Uzakdoğulu haline geldi. A Tale of Two Sisters ile korku sinemasına daldı. A Bittersweet Life ile mafya dünyasında bir aşk destanı anlattı. The Good The Bad The Weird ile absürt bir western bozmasını eğlence hayatımıza soktu. I Saw The Devil ile de, insanın içindeki şiddet eğilimine göz attı. Bir yandan da, Byung-hun Lee gibi harika bir oyuncuyla tanışmamıza vesile oldu ki, kendisi yakında Red 2 ile karşımıza çıkacak.



            Bu harika referansların ardından Kim’in Amerika macerasına nasıl bir film ile başlayacağını merak ediyordum. Bir ara Stephen King harikası Stand’in yeniden çevrimiyle adı anıldı ve heyecan yarattı ama sonuçta, Arnie’nin ikinci bahar turlarına alet oldu.

            Aslında çok büyük beklentilere girmediğinizde, bazı eğlenceli anlar barındıran bir sabun köpüğü var karşımızda. Fakat, sinema okulundan yeni çıkmış birinin bile kotarabileceği türden bir film bu ve Kim gibi bir dehanın boşa zaman harcaması insanı üzüyor.

            Meslektaşı ve hemşerisi Park’ta aynı zamanlarda Stoker ile kendini büyük pazara attı ve daha kendine özgü bir film ortaya koydu. Belki, yabancısı olduğu devler ligine ısınmak için böyle bir yol seçmiştir. Umarız ki, ısınma turu tek filmle sınırlı kalır ve kendisinden beklediğimiz harikaları peşpeşe önümüze sermeye başlar.

            Filmle ve oyuncularla ilgili söyleyecek çok bir şey yok. Arnie zombi vücut şampiyonu gibi dolanıyor ortalıkta. Kadronun en kalitelileri Peter Stormare ve Forest Whitaker kendilerini sıkmadan aldıkları paranın hakkını veriyorlar. Johnny Knoxville kendisine yüklenen ‘komik adam’ sorumluluğunun altından kalkıyor. Teknik anlamda herhangi bir sıkıntısı yok filmin. Senaryo benzerleri gibi sayısız klişe ve mantıksızlık içeriyor. Daha önce de dediğim gibi, beklentiyi sıfırda tuttuğunuz zaman az çok eğleniyorsunuz.

            Kim’in ‘az çok eğlendiren’ filmlere saplanmamasını ve bir an önce gerçek yüzünü göstermesini umarak, The Last Stand’ı ciddiye almadan yolumuza devam ediyoruz. 

28 Nisan 2013 Pazar

Stoker


         Son on yılda Güney Kore sinemasından çıkan en önemli isimlerden biri Chan-wook Park. En zayıf filmleriyle bile vasatı aşmayı bilen ve kendine has sinemasıyla geniş bir hayran kitlesi edinen sinemacının, genel seyirciye en yakın ve geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan filmi elbette ki, Oldboy. Sözkonusu filmi olmasaydı, belki de Amerika macerası daha geç başlayacak ya da hiç gerçekleşmeyecekti.

         Park büyükler ligindeki ilk maçına 1 – 0 yenik başlıyor. Bunun sebebi, uzak doğudan gelen meslektaşlarının, kültürel ve sistemsel farklılıklardan dolayı Hollywood’ta kalıcı olmayı pek başaramaması. Kendisiyle aynı dönemde Amerika’ya göç eden hemşerisi ve benim favori Korelim Jee-woon Kim (I Saw The Devil, The Good The Bad The Weird, A Bittersweet Life),  bu sorunu The Last Stand gibi ikinci sınıf bir Arnold filmi çekerek berteraf etmeye çalıştı. Park daha zekice bir yola başvuruyor. Hikayesini az sayıda karakter ve zamansıza yakın kısıtlı mekan üzerinden anlatıyor. Bu sınırları daraltma yöntemi, durumu 1 – 1 beraberliğe taşıyor. Henüz maçın da ilk yarısındayız.



         Prison Break’in yıldızı Wentworth Miller’ın acemi ve kopuk ama aynı derecede iyi niyetli senaryosu, başka bir yönetmenin elinde komik sonuçlar doğurabilirdi. Yazarlık hayatının büyük bir şansla başladığını söyleyebiliriz.

         Yönetmenin bildiğimiz çılgınlıkları, doğal olarak biraz törpülenmiş halde çıkıyor karşımıza. Standart Hollywood kurgusunu takmayan ve kamerayı kendi kurallarıyla kullanan Park, sisteme teslim olmayacağının sinyallerini veriyor ve skoru 2 – 1 lehine çeviriyor.

         Mia Wasikowska, bir yandan neler olduğunu anlamaya çalışan, bir yandan da kadınlığını keşfe çıkan India rolüyle, bugüne kadar ki en iyi performansını sergiliyor. Oyunculuğu ve görüntüsü Park’ın kadrajlarıyla son derece uyumlu. Kilit karakter Charlie Amca’da Matthew Goode fena durmuyor. Filmin asıl felaketi Nicole Kidman. Hiçbir zaman haz almadığım oyuncu, son haliyle o kadar plastik görünüyor ki, kesinlikle beyazperdeye yakışmıyor. Kızının özel! durumu nedeniyle tüm zamanını O’na ayıran kocasına duyduğu özlem ve kızına duyduğu nefret duygularını göremiyoruz Kidman’ın yapay suratında. Onun yüzünden durum 2 – 2 ye geliyor ve maç berabere bitiyor.

         Charlie Amca oldukça ilginç bir karakter aslında. Kocasının genç halini andırdığı ve çılgınlar gibi seviştikleri yılları hatırlattığı için Evelyn’i etkiliyor. Aynı deli kanı taşıdıkları için de India’yı kendine çekiyor. India’nın Dextervari hikayesinde Dexter’in abisi Rudy’nin konumuna yerleşiyor. Fakat daha iyi yazılabilir, sinema tarihine geçecek bir karakter olabilirdi.

         Miller’ın ilk senaryo zaafları ve Park’ın farklı kulvardaki ilk maçı olmasından kaynaklanan çekincelerine rağmen, kalburüstü bir yapım Stoker. Kidman yerine başka (herhangi) bir oyuncu olsaydı ve Charlie karakterine biraz daha özen gösterilseydi, başyapıt çıkarma potansiyeli bile varmış filmin. Olsun, artık önümüzdeki maçlara bakacağız.

21 Nisan 2013 Pazar

Evil Dead, Şeytanın Ölüsü'dür...


         Öncelikle filmi ülkemizde Kötü Ruh adıyla vizyona sokmak fikrini yumurtlayan arkadaşa selam söylüyorum! Yabancı filmlerin, isimlerinin birebir Türkçe karşılığı ile yayınlanmasını savunmuyorum ama remake’lerin bir ayrıcalığı olmalı. Orjinali hangi isimle sevilip kült olmuşsa, yeniden çevrimlerinin de aynı isimle gösterilmesi gerekir. Bu yüzden Evil Dead, Şeytanın Ölüsü'dür.



         Son on yılda, Hollywood’un kaynak noksanlığından dolayı, diğer türler gibi korku filmlerinin de yeniden çevrimlerinde müthiş bir artış olduğu aşikar. Bunların içinde en başarılısı, yetenekli korkucu Alexandre Aja’nın kotardığı The Hills Have Eyes’tı. Geri kalanlar (A Nightmare on Elm Street, Friday the 13th, The Texas Chainsaw Massacre, The Thing, The Fog, vs.) içi boş, fabrikasyon ve başarısız filmlerdi. Bence bunun en büyük sebebi; orijinal filmlerin yaratıcılarının yeniden çevrimlere sadece yapımcı sıfatıyla isimlerini koyarak, pastadan dilim kapmaktan başka niyetlerinin olmamasıydı. Evil Dead’de ise durum farklı. Orijinal serinin babaları Sam Raimi ve Bruce Campbell, çocuklarını tam anlamıyla sahiplendiler ve her aşamada prodüksiyonun bir parçası oldular. Bruce Campbell demişken, film bittikten sonra jeneriğin sonunu beklerseniz, Ash ile hasret giderebilirsiniz.



         Gelelim filme. Tipik uyarımızı yapalım; kanlı sahneleri, kopan kolları, yanan vücutları midesi kaldırmayanlar, filmden uzak dursunlar. Hatta sinema salonunun önünden bile geçmesinler, üzerlerine kan sıçrayabilir :) Diğer bir uyarım ise; kanlı korku filmlerini sevenler ve serinin hayranları, Evil Dead’i sinemada izlemezseniz lanetlenirsiniz :)



         Yönetmen Fede Alvarez ilk filmi çok iyi analiz etmiş ve yenileme aşamasında doğru tercihlerde bulunmuş. Kulübede toplananların motivasyonlarının başlıbaşına bir gerilim sebebi olması, filmin ciddi havasına son derece olumlu katkıda bulunuyor. Bir grup gencin ölüme koşması için, illa ki parti yapmaları gerekmiyormuş demek ki. Senaryonun neredeyse en önemsiz etmen olduğu bu tip filmler için, bu yaklaşım oldukça başarılı. Diğer bir senaryo başarısı da, iblisin ilk kurbanının filmin son bölümünde esas kıza dönüşmesi. Bu da yaratıcı bir fikir.

         Filmde elbette bir çok klişe var ama unutmayalım ki, bu klişeleri yaratan korku klasiklerinden biri Evil Dead.



         Genç oyuncular rollerinde son derece başarılı ve inandırıcılar. Teknik kısımlar sorunsuz. Sam Raimi’nin yokluklar içinde yarattığı sahnelere saygı duyarak ve gelişen teknolojiyi oyuncak gibi kullanmak yerine, dozunu tutturarak başarıya ulaşıyor yönetmen.

         Sonuç olarak, en başarılı korku remake’i ünvanını The Hills Have Eyes’ın elinden alıyor Evil Dead. Bunu da sonuna kadar hak ediyor. Diğer türlerle iç içe geçmiş korku filmlerinden sıkıldıysanız, gerçekten kanlı ve ciddi bir korku filmi olan Evil Dead vizyonda. Sinemalarda çok uzun süre kendine yer bulabileceğini sanmıyorum, bu yüzden acele edin ve beyazperde de ki kan banyosunu kaçırmayın.