Film ile ilgili söyleyeceğim çok şey var ama ne yazık ki, hiçbirisi olumlu değil. Öncelikle yönetmenden başlayalım. Marc Forster ile birlikte son on yılın en beğendiğim yönetmenlerinden biri James Mangold. Sinema tarihinin, sonu en tahminler ötesi filmi Identity ve son yılların en başarılı kovboy filmi 3:10 to Yuma başta olmak üzere bir çok başarılı filme imza atan Mangold, Tom Cruise ve Cameron Diaz'lı fiyasko Knight and Day'ın başarısızlığını, The Wolverine ile ikiye (hatta üçe) katlıyor. Yok denecek kadar az aksiyon sahnelerinin hantallığı ve yavanlık abidesi senaryoyu kurtarmak için hiçbir girişimde bulunmaması hemen göze çarpıyor. Belli ki, kimi yönetmenlere büyük prodüksiyonlar yaramıyor.
Kuşkusuz filmin tek yıldızı olan Hugh Jackman, artık gözü kapalı oynadığı Wolverine'e, senaryonun çapsızlığı ve yönetmenin tutukluğu yüzünden, yeni bir şeyler katamıyor. Kahramanımız film boyunca rüyalar aleminde dolaşmaktan ve aşk denizine yelken açmaktan başka bir şey yapmıyor zaten. Bilmem kaçıncı X-Men filmi oldu, hala Logan'ın geçmişiyle hesaplaşmalarını koyuyorlar önümüze. Artık geçmişi bırakıp geleceğe bakma zamanı gelmedi mi? Filmin tanıtım aşamasında 'Bugüne kadar ki en kızgın Wolverine' denilen adamımız için, 'Bugüne kadar ki en abaza Wolverine' demek daha doğru olur. Hem abaza hem yüzsüz. Kendisi nişanlı hatunu yatağa atarken en ufak bir tereddütte bulunmazken, hemen ardından kızın nişanlısına ahlak dersi vermeye kalkıyor.

Gelelim senaryoya. Öncelikle karşımızda mutant fakiri bir X-Men filmi var. Wolverine dışındaki mutantların özelliklerinin de hikayede çok bir önemi yok. Sırf mutant kadrosunu arttırmak için yerleştirilmişler. Bir mutantımız geleceği görüyor ama sonradan gördüğü yanlış çıkıyor. Diğeri zehirlerden dem vuruyor ama üç beş kişiyi öperek öldürmekten başka bir halta yaramıyor. Zaten kendisi laboratuvar insanı olduğu için, zehir yaratabilecek bir potansiyeli varken, aynı karaktere mutant özelliği olarak zehiri reva görmek pek bir eğreti duruyor.
Bu noktadan sonra filmi X-Men olarak görmek pek mümkün değil zaten. Seksenli yıllarda sinemaya, doksanlarda televizyona çekilen bir çok filmin klişe hikayesi var karşımızda. Farklı bir kültürün olduğu yere yabancının teki gelir. Kimse sevmez keratayı. Ortamın en güzel hatunuyla önce ters düşerler, didişirler, sonra birlikte kaçmak zorunda kalırlar. Tenha bir yere giderler ve bir yandan yaralarını sararken bir yandan da oynaşırlar. Sonra kötü adamlar gelip kızı kaçırır ve final savaşına doğru yollanırız. Milyonlarca kez çekilmiş olan bu klişeye en ufak bir yaratıcılık getiremiyor senaryo.
Yine aynı şekilde, Japon kültürü üzerine giden filmlerin klişelerinin en rafine haliyle karşı karşıyayız. Samuray, ninja, ronin ve yakuzanın ne olduğunu zaten bilmeyen kalmadı. Vücutlardaki dövmeleri görüp, 'aha bunlar yakuza' demenin doksanlarda kaldığını sanıyordum. Siyah kıyafetli ninjaları kullanmadan olmaz zaten. Wolverine, 'deden bana ronin dedi' diyerek ağlıyor bir sahnede. Finaldeki canavarı da samuray yaptın mı tamamdır. Al sana Japon sentezi. Kültür çatışması zaten hak getire.
Canavar Samurayın içinden Yashida'nın çıkmasını büyük bir sürpriz yapmış edasıyla sunan film, utanmadan Wolverine'in genetik özelliklerini matkap marifetiyle çalmaya kalkıyor. Bir taraf gençleşip bir taraf yaşlanıyor ama son saniyede bağlantı kesilince nasıl oluyorsa eski hallerine geri dönüyorlar. Harada bir bıçak darbesiyle hidayete erip doğru yolu buluyor ama bu seferde aklını kaybedip kendini salakça öldürtüyor.
Film kendini X-Men evreninden neredeyse tamamen soyutluyor. Tek bağlantımız Wolverine'in rüyaları. Genele baktığımızda iyi de yapıyor aslında, bu kara lekeyi tek başına üstlenmiş oluyor.
Son sahnede Yukio soruyor, 'Nereye gidiyoruz?' diye. Bari burada güzel, eğlenceli, göndermeli bir şey söyle diyoruz ama abimiz 'Bakacağız artık' diye cevap veriyor ve kızımız bunu enteresan buluyor.
Yüz milyon dolarlık bütçesi, bir çok öncülü ve milyonlarca hayranı olan bir filmin senaryosunu seçerken nelerin kıstas alındığını pek bir merak ettim filmden sonra. X-Men Origins: Wolverine'i beğenmeyenler, gördüğünüz gibi beterin beteri var. Gavin Hood'un ahını alıp almadığımıza da, Ender's Game'i izledikten sonra karar vereceğiz artık.
Sonuç olarak, özünde berbat bir senaryo barındıran, esprisiz, aksiyonsuz, yaratıcılıktan uzak, boş bir film var karşımızda. Son Die Hard filmi gibi, öncüllerinin yüzünü kızartacak kadar kötü hem de.