20 Ocak 2013 Pazar

Mama


         Güzel bir giriş bölümü ve hemen ardından harika bir jeneriği var Mama’nın. Guillermo Del Toro’nun yapımcılığını üstlendiği filmlerin genelinde olan özellikler bunlar. Çocukların geçirdikleri değişimi, evin duvarlarına yaptıkları resimlerle anlatan jeneriğin ardından, insanın içini burkan hallerini görüyoruz ufaklıkların. Filmin zayıf hikayesine rağmen ayakta kalmasını da bu altyapı sağlıyor.

         Mama’yı, hoca Del Toro’nun öğrenci Andres Muschietti’yi soktuğu sınavın sonucu olarak görmek gerek. Bu açıdan baktığımızda Muschietti’nin sınavı geçtiğini söyleyebiliriz. Görsel yapı ve kamera hakimiyeti başarılı. Özellikle Mama’nın gözünden bebeğiyle hastaneden kaçışını izlediğimiz bölüm filmin zirvesi. Oyuncular gerekeni yapıyorlar. Yetişkinler iyi, çocuklar daha da iyi. Lilly ve Victoria'nın modern dünyaya adapte olma zorluklarının ilk bölümleri oldukça etkileyici. 



         Yönetmenin aynı adlı ve tek planda çektiği üç dakikalık kısa film son derece başarılıydı. Ama iş üç dakikalık bir kısa filmi yüz dakikalık sinema filmine dönüştürmeye geldiğinde, senaryo sorunları başlıyor. Sorunlara tek tek eğilelim.

         Öncelikle, türün diğer filmlerinin de düştüğü en büyük hata; hayaletlerin insanları korkutmak, onlara ‘bö’ yapmak gibi bir motivasyonları yoktur. Tabi elinizdeki film Beetlejuice değilse. Sadece süreyi doldurmak ve seyirciyi hoplatmak için karakterin arkasından hayaletleri aniden çıkartıp, karakter bakınca da ortadan kaybetmek hem çok klişe hem de hikayeye hiçbir şekilde katkı sağlamıyor.

         Jessica Chastain’in canlandırdığı Annabel karakteri, rock müzik gurubu üyesi, dövmeli, kapkara saçları olan ve kesinlikle çocuk istemeyen biri. Bir anda kendini iki çocuğun bakıcısı olarak buluyor. Bu durumdan çok iyi bir çatışma yaratılabilir ama Annabel iki gitar tıngırdattıktan sonra hemen kendisini çamaşır sepetiyle görüyoruz ve fikir uygulamaya geçemeden eriyip gidiyor.

         Dr. Dreyfuss iyi niyetli bir doktor iken, Mama gerçeğini keşfediyor ve çocukların iyiliğinden çok kendi merakının iyiliğini düşünmeye başlıyor. Mama’yı bizzat gördüğü halde evdekileri uyarmıyor. İlginç bir yaklaşım ama ne yazık ki bu fikrin de içi dolmuyor ve Dr. Dreyfuss zaten az olan ‘ölüm sahnesi’ kontenjanı için kullanılıyor.

         Hayaletin geçmişinden gelen ızdırap ve acının keşfi, türün vazgeçilmezlerindendir zaten. Motivasyonsuz hayaletler seyircide gerekli etkiyi oluşturamazlar. Hayaletin hikayesinin günümüz karakterleriyle bir bağlantısını kurmak genelde klişe dururken, Mama’da işe yarayabilirdi.

         Film elindeki malzemenin yetersiz olmasından dolayı, bazı güzel fikirleri de sonuna kadar sömürüyor. Lilly’nin battaniye çekiştirdiği kişinin Victoria olduğunu sanmamız ama Mama olduğunu anlamamız ile Annabel’in köşedeki karaltıyı Lilly sanması ama Mama olduğunu keşfetmemiz, aynı fikrin tekrarından başka nedir ki?

         Mama öğesi hem kısa filmde hem de fragmanlarda oldukça ürkütücü iken, filmde korkutmamasının sebebi de, çok erken seyirciye ifşa edilmesi. Bu tip filmlerin başarılı olması için gerekli şartlardan biri de, mümkün olduğunca gizemi korumaktır. Daha açılış sahnesinde gördüğümüz Mama’yı, son bölüme kadar hiç göstermeyip çocuklar aracılığıyla ima etmek filmin daha korkutucu olmasını rahatlıkla sağlayabilirdi.

         Film sağlam kurulan dramatik altyapı üzerine korkutucu olmayı başaramadığı için, final sahnesi çok ağdalı duruyor ve bayıyor. Senaryoyu kaleme alan ekip, korkutayım mı ağlatayım mı diye bir ikilemde kalmış gibi.

         Sonuç itibariyle; teknik anlamda ve oyunculuklar açısından gerekeni yapan bir film Mama. Fakat senaryo konusunda sınıfta kalıyor ve korkutucu olmayı pek başaramıyor. 

         Mama'nın Uyarlandığı Aynı Adlı Kısa Film

11 Ocak 2013 Cuma

Silver Linings Playbook (Umut Işığım)


         Yılın ‘kendini iyi hisset’ filmi Silver Linings Playbook’un (Umut Işığım) türdeşlerinden ne eksiği var ne de fazlası. Yine türdeşlerinin çoğunda olduğu gibi, tüm sallantılara rağmen asla yıkılmayan aile kurumu var hikayenin merkezinde.
       
          David O. Russell’in en başarılı olduğu konu, karakter yazmak. The Fighter’da olduğu gibi, son derece gerçek ve derinlikli karakterler oluşturuyor ve bu karakterler için en doğru oyuncuları seçiyor. Bu yüzdendir ki, her iki filmde oyunculuk dallarında bir çok ödül adaylığı aldı. Robert De Niro’nun yıllar sonra içten oynadığını görmek gerçekten çok keyifli.



         Silver Linings Playbook’un ne sürpriz bir finali var ne de kötü karakteri. Daha en başından sonu tahmin edilebilen filmi bu kadar çekici kılan şey; oyuncular arasındaki kusursuz uyum ve dram, komedi, romantizm üçlüsünü çok iyi dengelemesi. Bu üçlü içinde en tehlikelisi; komedi. Dozu ayarlanamadığı taktirde filmi tuzlu çorbaya çevirebilecek olan komedi konusunda ne kadar kontrollü olduğunu The Fighter ve Three Kings’te göstermişti Russell. İşin romantizm tarafına bakarsak, ana karakterler aşktan muzdarip olmalarına rağmen, film asla ağdalı romantizme kaptırmıyor kendini. Dram ise, oyuncuların en üst seviyedeki katkısı sayesinde inandırıcı olmayı başarıyor ve komedi ile romantizmi de ardına katıp hedefine ulaşıyor.

         Bazı kadınlar bazı filmlerde seyirciyi kendisine aşık eder. The Italian Job’ta ki Charlize Theron, Batman Returns’te ki Michelle Pfeiffer ya da The Mask’te ki Cameron Diaz gibi. Film boyuncu Jennifer Lawrence’tan gözünüzü alamıyorsunuz. Saydığım diğer isimler kadar efsanevi güzelliğe sahip olmasa da, son derece çekici bir karakter sergiliyor.

         Sevginin akıl hastalığına bile iyi gelen evrensel bir ilaç olduğu sonucuna varan, sonuncu olarak hedefe ulaşılan ufak bir başarı hikayesini de içinde barındıran Silver Linings Playbook, salondan çıkarken yüzünüze ufak bir sırıtma yerleştiren filmlerden. 

8 Ocak 2013 Salı

2012'nin En'leri ve Sebep'leri


Yılın En İyi Filmleri :

-         Looper : Yılın en eğlenceli kurgusuna sahip olduğu ve çocuk oyuncu Pierce Gagnon’un ilginç performansı için.



-         The Cabin in The Woods : The Avengers’ta gerçek dehasını gösteremeyen Joss Whedon’un yaratıcı zekası ve iyi film için yüksek bütçeye değil, sinema zekasına sahip olmanın yeteceğini yeniden ispatladığı için.



-         Skyfall : Elli yıllık James Bond’u alıp bambaşka bir yere taşıdığı için. Gördük ki, Sam Mendes bir Ninja Kaplumbağalar filminden bile Oscar adaylığı çıkartabilir.



-         Argo : Daha üçüncü filminde, Ben Affleck’in olgun bir sinemacı edasıyla filme hakimiyetine tanıklık etmek için. Oyunculuğunda zerre bir gelişme olmazken, yönetmenliğini bu kadar ileriye taşıması gerçekten çok ilginç.



-         Hobbit : Peter Jackson’ın on yıl sonra bizi özlediğimiz dünyaya geri götürmesi başlı başına yeterli bir sebep. Aksayan bazı noktalarına rağmen, yaşattığı nostalji duygusu her şeyi görmezden gelmemize yeter de artar.



-         Flight :  Robert Zemeckis’in on iki yıl sonra gerçek insanların arasına dönmesine vesile olması bile yeterli. Üzerine iyi bir Denzel Washington performansı da cabası.



-         50/50: İnsanın ruhuna dokunan bir drama izlemek için. Levitt ve Rogen’in ışıldayan uyumu da cabası.



Yılın Fiyaskoları :

-         The Dark Knight Rises : Christopher Nolan’ın gönülsüzce çektiği her saniyesinden belli olduğu için. Gerçek Batman fanlarını bu üçleme ile memnun etmesi zaten mümkün olmayan yönetmen, hem kurduğu ciddi ve gerçekçi atmosfer ile hem de sağlam hikaye yapısıyla genel seyircinin kalbini kazanmıştı. Efsane Joker’de artısıydı. Fakat son film de ne sağlam hikayeden eser var ortada, ne de efsane olacak bir karakter. Temelde önceki bölümü tekrar eden, ana hikayede ve ayrıntılarda sayısız mantık hatası bulunduran film keşke hiç çekilmeseydi.



-         The Amazing Spider-Man : Yönetmenliği, oyunculukları ve senaryosuyla Sam Raimi’nin serisinin gerisinde kaldığı için. Seriye yepyeni bir soluk getirme hevesiyle çekilen filmin getirdiği yeni soluk muhtemelen kurgu masasında makaslandığı için biz göremedik. Fragmanlarda heyecan yaratan 3D görüntüleri filmde hiç kullanmamak gerçek bir yönetmenlik dehası olmalı!



-         Dark Shadows : Tim Burton’ın her filmde daha da dibe vurduğunu görmek için. Yaratıcılıktan ve kara mizahtan yoksun bir Burton filmi artık kıyamet alameti sayılmıyor zaten.



-         Men in Black 3 : Hayatımda ilk kez sinemada uyuyakalmama sebep olduğu için! İlk filmin bu kadar başarılı olmasının asıl sebebinin senarist Ed Solomon olduğunu anlasalardı keşke. Böylece diğer bölümleri de kendisine yazdırır ya da tadında bırakırlardı.



-         Prometheus : Dağın fare doğurduğuna şahit olmak için. Yıllar sonra bilim kurguya dönen Ridley Scott ile Damon Lindelof’un isimlerini görünce, 2012 de beni en çok heyecanlandıran proje olmuştu. Son dönem yıldız oyuncuları da kadroya eklenince beklentim daha da yükselmişti. Etkileyicilikten uzak içi boş bir hikaye içinmiş her şey!



Yılın En İlginç Film:

- Cloud Atlas: David Mitchell’in harika eserini sinemaya aktarmaya cesaret ettiği için. Eksikleri, fazlaları, makyajı, yönetmenlik taktiği ve kurgusuyla yılın en ilginç filmi karşımızdaki.



Yılın İstikrar Abidesi :

- Türk Sineması : Her geçen yıl artan üretim kapasitesine ters orantılı olarak düşen kalitesi ile bu yıl da birinciliği kimseye kaptırmadığı için.