Maniac, 1980 yapımı aynı adlı korku filminin yeniden çevrimi. Orjinali, VHS kasetlerinin tavan yaptığı seksenlerin en popüler filmlerinden biriydi. O zamanlar, videosu olan kişinin evinde toplanılır, korku filmleri kiralanır ve parmak aralarından filmler izlenirdi. Evil Dead, A Nightmare on Elm Street, Halloween, Friday the 13th ve daha niceleri...
Yetenekli korkucu Alexandre Aja'nın önderliğinde kotarılan Maniac, hem bu nostaljiyi yaratmak hem de orjinal filme saygı duruşunda bulunmak amacıyla ortaya çıkmış. Filmin atmosferi, kostümler, otomobiller, müzikler, hepsi de filmin seksenler havasını başarıyla yansıtmasını sağlıyor.
Neredeyse tüm film boyunca Frank'in bakış açısına sahip olmamız, etkiyi daha da arttırıyor. Klasik çekim yöntemi benimsenseydi, masum yüzlü Frodo'muzun sürekli görünmesi etkiyi ve inandırıcılığı azaltabilirdi. Yönetmen Franck Khalfoun, başarısız kullanıldığında komik durumlar yaratabilecek olan bu tekniği başarıyla uyguluyor. Frank'i bize en doğru zamanlarda gösteriyor ve yine en doğru anlarda genel planlara geçiyor.
Elimizde büyüyen Elijah Wood'a ayrı bir bölüm açmak gerekir. 1993 yapımı The Good Son'da birlikte oynadığı Macaulay Culkin gibi kötü yolan sapan çocuk oyuncular kervanına katılmak yerine, her geçen gün kendini geliştirdi ve her yaş döneminde de doğru işlere imza atarak yükselişini sürdürdü. Frodo'nun gelişimine ve popülaritesine etkisi elbette yadsınamaz. Maniac'ta Sin City'nin Kevin'ını aşan bir performans sergiliyor ve şu yaşında sahip olduğu filmografiye yeni bir yıldız ekliyor.
Maniac herkesin seveceği filmlerden değil. Hem çekim tekniği, hem de az sayıdaki kanlı sahneleri nedeniyle. Korku sinemasına ve korku sinemasının mihenk taşlarına ilgi duyanların ise baştacı yapacağı kaçınılmaz bir gerçek.
29 Temmuz 2013 Pazartesi
27 Temmuz 2013 Cumartesi
The Wolverine : X-Men'lerin Yüzkarası
Film ile ilgili söyleyeceğim çok şey var ama ne yazık ki, hiçbirisi olumlu değil. Öncelikle yönetmenden başlayalım. Marc Forster ile birlikte son on yılın en beğendiğim yönetmenlerinden biri James Mangold. Sinema tarihinin, sonu en tahminler ötesi filmi Identity ve son yılların en başarılı kovboy filmi 3:10 to Yuma başta olmak üzere bir çok başarılı filme imza atan Mangold, Tom Cruise ve Cameron Diaz'lı fiyasko Knight and Day'ın başarısızlığını, The Wolverine ile ikiye (hatta üçe) katlıyor. Yok denecek kadar az aksiyon sahnelerinin hantallığı ve yavanlık abidesi senaryoyu kurtarmak için hiçbir girişimde bulunmaması hemen göze çarpıyor. Belli ki, kimi yönetmenlere büyük prodüksiyonlar yaramıyor.
Kuşkusuz filmin tek yıldızı olan Hugh Jackman, artık gözü kapalı oynadığı Wolverine'e, senaryonun çapsızlığı ve yönetmenin tutukluğu yüzünden, yeni bir şeyler katamıyor. Kahramanımız film boyunca rüyalar aleminde dolaşmaktan ve aşk denizine yelken açmaktan başka bir şey yapmıyor zaten. Bilmem kaçıncı X-Men filmi oldu, hala Logan'ın geçmişiyle hesaplaşmalarını koyuyorlar önümüze. Artık geçmişi bırakıp geleceğe bakma zamanı gelmedi mi? Filmin tanıtım aşamasında 'Bugüne kadar ki en kızgın Wolverine' denilen adamımız için, 'Bugüne kadar ki en abaza Wolverine' demek daha doğru olur. Hem abaza hem yüzsüz. Kendisi nişanlı hatunu yatağa atarken en ufak bir tereddütte bulunmazken, hemen ardından kızın nişanlısına ahlak dersi vermeye kalkıyor.
Gelelim senaryoya. Öncelikle karşımızda mutant fakiri bir X-Men filmi var. Wolverine dışındaki mutantların özelliklerinin de hikayede çok bir önemi yok. Sırf mutant kadrosunu arttırmak için yerleştirilmişler. Bir mutantımız geleceği görüyor ama sonradan gördüğü yanlış çıkıyor. Diğeri zehirlerden dem vuruyor ama üç beş kişiyi öperek öldürmekten başka bir halta yaramıyor. Zaten kendisi laboratuvar insanı olduğu için, zehir yaratabilecek bir potansiyeli varken, aynı karaktere mutant özelliği olarak zehiri reva görmek pek bir eğreti duruyor.
Bu noktadan sonra filmi X-Men olarak görmek pek mümkün değil zaten. Seksenli yıllarda sinemaya, doksanlarda televizyona çekilen bir çok filmin klişe hikayesi var karşımızda. Farklı bir kültürün olduğu yere yabancının teki gelir. Kimse sevmez keratayı. Ortamın en güzel hatunuyla önce ters düşerler, didişirler, sonra birlikte kaçmak zorunda kalırlar. Tenha bir yere giderler ve bir yandan yaralarını sararken bir yandan da oynaşırlar. Sonra kötü adamlar gelip kızı kaçırır ve final savaşına doğru yollanırız. Milyonlarca kez çekilmiş olan bu klişeye en ufak bir yaratıcılık getiremiyor senaryo.
Yine aynı şekilde, Japon kültürü üzerine giden filmlerin klişelerinin en rafine haliyle karşı karşıyayız. Samuray, ninja, ronin ve yakuzanın ne olduğunu zaten bilmeyen kalmadı. Vücutlardaki dövmeleri görüp, 'aha bunlar yakuza' demenin doksanlarda kaldığını sanıyordum. Siyah kıyafetli ninjaları kullanmadan olmaz zaten. Wolverine, 'deden bana ronin dedi' diyerek ağlıyor bir sahnede. Finaldeki canavarı da samuray yaptın mı tamamdır. Al sana Japon sentezi. Kültür çatışması zaten hak getire.
Canavar Samurayın içinden Yashida'nın çıkmasını büyük bir sürpriz yapmış edasıyla sunan film, utanmadan Wolverine'in genetik özelliklerini matkap marifetiyle çalmaya kalkıyor. Bir taraf gençleşip bir taraf yaşlanıyor ama son saniyede bağlantı kesilince nasıl oluyorsa eski hallerine geri dönüyorlar. Harada bir bıçak darbesiyle hidayete erip doğru yolu buluyor ama bu seferde aklını kaybedip kendini salakça öldürtüyor.
Film kendini X-Men evreninden neredeyse tamamen soyutluyor. Tek bağlantımız Wolverine'in rüyaları. Genele baktığımızda iyi de yapıyor aslında, bu kara lekeyi tek başına üstlenmiş oluyor.
Son sahnede Yukio soruyor, 'Nereye gidiyoruz?' diye. Bari burada güzel, eğlenceli, göndermeli bir şey söyle diyoruz ama abimiz 'Bakacağız artık' diye cevap veriyor ve kızımız bunu enteresan buluyor.
Yüz milyon dolarlık bütçesi, bir çok öncülü ve milyonlarca hayranı olan bir filmin senaryosunu seçerken nelerin kıstas alındığını pek bir merak ettim filmden sonra. X-Men Origins: Wolverine'i beğenmeyenler, gördüğünüz gibi beterin beteri var. Gavin Hood'un ahını alıp almadığımıza da, Ender's Game'i izledikten sonra karar vereceğiz artık.
Sonuç olarak, özünde berbat bir senaryo barındıran, esprisiz, aksiyonsuz, yaratıcılıktan uzak, boş bir film var karşımızda. Son Die Hard filmi gibi, öncüllerinin yüzünü kızartacak kadar kötü hem de.
Kuşkusuz filmin tek yıldızı olan Hugh Jackman, artık gözü kapalı oynadığı Wolverine'e, senaryonun çapsızlığı ve yönetmenin tutukluğu yüzünden, yeni bir şeyler katamıyor. Kahramanımız film boyunca rüyalar aleminde dolaşmaktan ve aşk denizine yelken açmaktan başka bir şey yapmıyor zaten. Bilmem kaçıncı X-Men filmi oldu, hala Logan'ın geçmişiyle hesaplaşmalarını koyuyorlar önümüze. Artık geçmişi bırakıp geleceğe bakma zamanı gelmedi mi? Filmin tanıtım aşamasında 'Bugüne kadar ki en kızgın Wolverine' denilen adamımız için, 'Bugüne kadar ki en abaza Wolverine' demek daha doğru olur. Hem abaza hem yüzsüz. Kendisi nişanlı hatunu yatağa atarken en ufak bir tereddütte bulunmazken, hemen ardından kızın nişanlısına ahlak dersi vermeye kalkıyor.
Gelelim senaryoya. Öncelikle karşımızda mutant fakiri bir X-Men filmi var. Wolverine dışındaki mutantların özelliklerinin de hikayede çok bir önemi yok. Sırf mutant kadrosunu arttırmak için yerleştirilmişler. Bir mutantımız geleceği görüyor ama sonradan gördüğü yanlış çıkıyor. Diğeri zehirlerden dem vuruyor ama üç beş kişiyi öperek öldürmekten başka bir halta yaramıyor. Zaten kendisi laboratuvar insanı olduğu için, zehir yaratabilecek bir potansiyeli varken, aynı karaktere mutant özelliği olarak zehiri reva görmek pek bir eğreti duruyor.
Bu noktadan sonra filmi X-Men olarak görmek pek mümkün değil zaten. Seksenli yıllarda sinemaya, doksanlarda televizyona çekilen bir çok filmin klişe hikayesi var karşımızda. Farklı bir kültürün olduğu yere yabancının teki gelir. Kimse sevmez keratayı. Ortamın en güzel hatunuyla önce ters düşerler, didişirler, sonra birlikte kaçmak zorunda kalırlar. Tenha bir yere giderler ve bir yandan yaralarını sararken bir yandan da oynaşırlar. Sonra kötü adamlar gelip kızı kaçırır ve final savaşına doğru yollanırız. Milyonlarca kez çekilmiş olan bu klişeye en ufak bir yaratıcılık getiremiyor senaryo.
Yine aynı şekilde, Japon kültürü üzerine giden filmlerin klişelerinin en rafine haliyle karşı karşıyayız. Samuray, ninja, ronin ve yakuzanın ne olduğunu zaten bilmeyen kalmadı. Vücutlardaki dövmeleri görüp, 'aha bunlar yakuza' demenin doksanlarda kaldığını sanıyordum. Siyah kıyafetli ninjaları kullanmadan olmaz zaten. Wolverine, 'deden bana ronin dedi' diyerek ağlıyor bir sahnede. Finaldeki canavarı da samuray yaptın mı tamamdır. Al sana Japon sentezi. Kültür çatışması zaten hak getire.
Canavar Samurayın içinden Yashida'nın çıkmasını büyük bir sürpriz yapmış edasıyla sunan film, utanmadan Wolverine'in genetik özelliklerini matkap marifetiyle çalmaya kalkıyor. Bir taraf gençleşip bir taraf yaşlanıyor ama son saniyede bağlantı kesilince nasıl oluyorsa eski hallerine geri dönüyorlar. Harada bir bıçak darbesiyle hidayete erip doğru yolu buluyor ama bu seferde aklını kaybedip kendini salakça öldürtüyor.
Film kendini X-Men evreninden neredeyse tamamen soyutluyor. Tek bağlantımız Wolverine'in rüyaları. Genele baktığımızda iyi de yapıyor aslında, bu kara lekeyi tek başına üstlenmiş oluyor.
Son sahnede Yukio soruyor, 'Nereye gidiyoruz?' diye. Bari burada güzel, eğlenceli, göndermeli bir şey söyle diyoruz ama abimiz 'Bakacağız artık' diye cevap veriyor ve kızımız bunu enteresan buluyor.
Yüz milyon dolarlık bütçesi, bir çok öncülü ve milyonlarca hayranı olan bir filmin senaryosunu seçerken nelerin kıstas alındığını pek bir merak ettim filmden sonra. X-Men Origins: Wolverine'i beğenmeyenler, gördüğünüz gibi beterin beteri var. Gavin Hood'un ahını alıp almadığımıza da, Ender's Game'i izledikten sonra karar vereceğiz artık.
Sonuç olarak, özünde berbat bir senaryo barındıran, esprisiz, aksiyonsuz, yaratıcılıktan uzak, boş bir film var karşımızda. Son Die Hard filmi gibi, öncüllerinin yüzünü kızartacak kadar kötü hem de.
22 Temmuz 2013 Pazartesi
Pacific Rim - Michael Bay'in Suçu Ne?
Guillermo del Toro'yu hepimiz seviyoruz. Pan'ın Labirenti gibi bir modern klasik hediye etti bizlere. Ayrıca Blade II'de, serinin en iyi filmidir bence. Eleştirmenlerin 'altın çocuk'larında biri kendisi. Hal böyle olunca; filmlerine kimse kötü demiyor. Yuvarlak eleştiriler geliyor karşımıza. Nedir bu eleştirmenlerin peşin hükümlülüğünden çektiğimiz. Ülkemizde de, iki film eleştirmenin çektiği Ada: Zombilerin Düğünü berbat bir film olmasına rağmen, eleştirmenler arkadaşlarının filmine 'kötü' diyememiş, esnek eleştiriler yapmışlardı.
Oysa ki, eleştirmenlerin 'kötü çocuk'larından biriyseniz; her filminizde rahatlıkla yerden yere vuruluyorsunuz. Michael Bay'in hali buna en iyi örnek. Orta halli bir aksiyon olan Bad Boys'un hemen ardından The Rock'ı bize sunup, sinema tarihinin en iyi aksiyonlarından birine imza atmıştı. Fakat, Armageddon felaketinden sonra (sinema salonunda soluksuz izlediğimizi unutarak) adam ağzıyla kuş tutsa yaranamaz hale geldi.
Pacific Rim'in aksiyon sahneleri, Transformers filmlerinden daha iyi mi? Hayır.
Del Toro'nun filminde aksiyon karanlık atmosfere, yağmura ve denizlere hapsolmuş durumda. Teknik ayrıntılar Transformers'takiler kadar dikkat çekici değil.
Pacific Rim'in karakterleri, Transformers filmlerindekilerden daha mı derinlikli? Hayır.
Tüm karakterlerin hikayeleri, gelişimleri ve tepkileri klişe ve tahmin edilebilir. Özellikle abartılı doktorlar filmin dokusuna çok zarar veriyor. Transformers'ta hiç olmazsa eğlenceli diyaloglara rastlıyoruz arada bir de olsa.
Pacific Rim'de yaratıcılık ne alemde?
Son yıllarda çekilen büyük bütçeli süper kahraman filmlerinde, şehirlerin üzerinde açılan boyut kapısını okyanusun dibine koymak yaratıcılıksa, gerçekten çok yaratıcı bir film. Ya da Independence Day'in finalini kopyalamak mıdır yaratıcılık?
Del Toro senaryo ekibinde de bulunduğundan dolayı, filmin en büyük sorumlusudur. Fakat Transformers'ların yapımcısı Steven Spielberg olduğuna göre, hikayedeki saçmalıklarla ilgili suçlanacak kişi Spielberg'tir. Fakat kendisi de eleştirmenlerin 'altın çocuğu' olduğu için, günah keçisi olarak Michael Bay seçilmiştir. Bu yazıyı okuyan da Transformers hayranı olduğumu sanır ama aslında sadece 3. bölümünü beğeniyorum serinin.
Dev yaratıkların ve robotların olduğu filmlerde, seyircilerin algı sorunu yaşadığı aşikar. Emmerich'in Godzilla'sında belki de en büyük sorun buydu. Dev sürüngen filmin 30. dakikasına sahneye çıkıyor ve film bitene kadar da gözümüzün önünden ayrılmıyordu. Bu yüzden bir süre sonra etkileyiciliğini kaybediyordu. Del Toro'da bu sorunun farkında ve en büyük dövüş sahnesinde, metronoma doğru minimal bir dokunuş yaparak algıları dürtüyor. Michael Bay'in bu konuda pek bir sorunu yok, çünkü sahnelerinin çoğunda robotlar ve insanlar iç içe. Algılar sürekli yenileniyor böylece.
Pacific Rim'de tek hoşuma giden şey, Mako Mori'nin anılarındaki uzak doğulu sevimli kız oldu. Onun dışında, IMAX'te 3D izlemiş olmama rağmen, etkileyicilikten uzak bir deneyimdi benim için. Del Toro'nın dokunuşlarından mahrum kalmış bir film ne yazık ki.
Dev yaratıkların birbirine gemilerle vurduğu film, elbetteki gençleri salonda zevkten zevke sürükleyecek, imdb puanlarını yukarılara taşıyacaktır ama iki sene sonra filmi kimse hatırlamayacaktır. Oysa ki, Pan'ın Labirenti yıllar sonra bile ev sinema partilerinin gözbebeklerinden biri olmaya devam edecektir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


